top of page

12 EYLÜL BİR KARŞI DEVRİM HAREKETİDİR

4 saat önce
9 dakikada okunur

                                  

            12 Eylül 1980 askerî darbesi, yalnızca dönemin siyasal iktidarını devirmek amacıyla gerçekleştirilmiş bir askerî müdahale olarak değerlendirilemez. 12 Eylül, Türkiye'nin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısını köklü biçimde değiştiren; 1923 Cumhuriyet devriminin temel değerlerinden ve 1961 Anayasası'yla gelişen özgürlükçü-demokratik çizgiden uzaklaşmayı hızlandıran bir karşı-devrimci kırılma noktasıdır.

            Bu nedenle 12 Eylül'ü anlamak için yalnızca 12 Eylül 1980 sabahına bakmak yeterli değildir. 12 Eylül'e giden süreci, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren yaşanan dönüşümler, 1945 sonrasında ortaya çıkan siyasal değişim, 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlükler, 12 Mart 1971 müdahalesi, 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve nihayet 12 Eylül rejimiyle birlikte değerlendirmek gerekir.

            Anadolu’nun “Aydınlanma Hareketi” olarak değerlendirilen 1923 Cumhuriyet devrimi, yalnızca “yönetimi gökten indirip, yere indiren ve bu anlamda” devletin yönetim biçiminin değişmesi değildi. Aynı zamanda toplumun siyasal, hukuksal, ekonomik ve kültürel yapısını dönüştürmeyi hedefleyen kapsamlı bir modernleşme projesiydi.

            Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği devrimlerle; yurttaşlık, laiklik, hukuk devleti, eğitimde birlik, kadınların kamusal yaşama katılması, bilimin ve aklın öne çıkarılması, bağımsızlık ve ulusal egemenlik gibi değerler devlet ve toplum düzeninin temel unsurları hâline getirilmeye çalışılmıştır.

            Cumhuriyet'in ilk yıllarında gerçekleştirilen sanayi yatırımları, demiryolları, eğitim kurumları, sağlık hizmetleri ve ekonomik kuruluşlar da bu anlayışın yalnızca siyasal ve hukuksal alanda kalmadığını göstermektedir.

            Bu model, farklı eksiklikleri ve tarihsel sınırları bulunmakla birlikte, devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmada aktif rol üstlendiği bütüncül bir kalkınma anlayışı olarak değerlendirilebilir.

            Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinin merkezinde bağımsızlık vardı. Siyasal bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanması gerektiği düşünülüyordu. Bu nedenle üretim, planlama, kamu yatırımları ve ulusal kaynakların değerlendirilmesi önem taşıyordu. Bu değerlerin her biri özellikle 1945’li yıllardan itibaren değiştirilmeye, değersizleştirmeye başlanmış ve 1980 darbesiyle “liberal anlayış” egemen olmaya başlamış ve bu değerler zamanla ortadan kaldırılmıştır.

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin siyasal ve ekonomik yöneliminde önemli değişimler yaşanmıştır.

            Çok partili siyasal yaşama geçişle birlikte Cumhuriyet'in ilk döneminde oluşturulan devletçi ve planlamacı ekonomik anlayış giderek zayıfladı. Türkiye, özellikle Soğuk Savaş koşullarında Batı dünyasıyla daha güçlü bir siyasal, askerî ve ekonomik ilişki içine girdi.

Bu süreçte yalnızca ekonomik politikalar değil, toplumun siyasal ve kültürel yapısı da değişmeye başlamıştır.

            Böylece Cumhuriyet'in kuruluşunda öne çıkan laiklik, kamuculuk, planlama, üretim ve bağımsızlık anlayışının karşısında farklı bir siyasal çizgi güç kazanmıştır.

            Burada “karşı devrim” kavramını yalnızca belirli bir partiye veya tek bir döneme bağlamak yerine, uzun yıllara yayılan bir toplumsal ve siyasal yön değişikliği olarak ele almak gerekmiştir.

            27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından hazırlanan 1961 Anayasası, Türkiye'nin siyasal tarihinde önemli bir özgürlük alanı yarattı.  Temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, sosyal devlet anlayışının güçlenmesi, Anayasa Mahkemesi'nin kurulması, üniversitelerin özerkliği, sendikal hakların genişlemesi ve örgütlenme alanlarının büyümesi, toplumun demokratik ve sınıfsal bilincinin gelişmesine önemli katkılar sağlamıştır.

            1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren işçi hareketlerinin, sendikaların, öğrenci hareketlerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve sol siyasal düşüncenin güç kazanması bu ortamın önemli sonuçlarından biri olmuştur.

            Toplum artık yalnızca kendisine verilen haklarla yetinen bir kitle olmaktan çıkıyor; hak talep eden, örgütlenen, sorgulayan ve siyasal karar süreçlerine katılmak isteyen bir toplumsal özne hâline gelmiştir.

            Bu gelişme, mevcut ekonomik ve siyasal düzenin egemen kesimleri açısından ciddi bir tehdit olarak algılanmıştır.

            Anayasanın birçok maddesi değiştirildi; temel hak ve özgürlüklerin kullanım alanı daraltıldı. Siyasal ve toplumsal hareketlere yönelik baskılar arttı. Ancak bu müdahale, toplumdaki örgütlü muhalefeti tamamen ortadan kaldıramamıştır.

            Özellikle 1960'lı yıllarda gelişmeye başlayan öğrenci hareketleri ve işçilerin sınıfsal bilinci, toplumun demokratikleşmesi ve halkın kendi haklarına sahip çıkması açısından önemli bir kazanım yarattı. Üniversite gençliğinin sorgulayan ve eleştiren bir anlayışla siyasal yaşama katılması; işçilerin sendikal örgütlenme, grev ve toplu pazarlık gibi haklar üzerinden sınıfsal bilincini geliştirmesi, toplumun kendi gücünün farkına varmasını sağlamıştır.

            Bu süreçte işçiler yalnızca ekonomik taleplerini dile getiren bir kesim olmaktan çıkarak, emeğin ve toplumsal hakların savunucusu bir sınıf olarak siyasal ve toplumsal yaşamda görünür hâle geldiler. Öğrenci hareketleri de üniversite sınırlarını aşarak ülkenin demokratikleşmesi, bağımsızlığı ve toplumsal adalet konusunda güçlü bir muhalefet oluşturmuştur.

            Dolayısıyla 1960'lı ve 1970'li yıllarda gelişen bu hareketlilik, yalnızca dönemin siyasal çatışmalarının bir unsuru değil; aynı zamanda halkın örgütlenme, hak arama ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma bilincinin gelişmesiydi.

            12 Mart 1971 askerî müdahalesi, 1961 Anayasası'nın yarattığı özgürlük ortamına ve gelişen bu siyasal örgütlülüğe karşı önemli bir müdahale olmuştur.

            12 Mart müdahalesiyle sınırlandırılmaya çalışılan da yalnızca bazı siyasal örgütler değildi. Asıl hedeflenen, giderek güçlenen örgütlü toplum anlayışı, sınıfsal bilinç ve demokratik hak arama kültürüydü.

            1970'li yıllarda işçi hareketleri, sendikalar, öğrenci hareketleri ve sol siyasal örgütlenmeler yeniden güç kazanmıştır.

            Bunun yanında Türkiye giderek ağırlaşan ekonomik ve siyasal sorunlarla karşı karşıya kalmıştır.

            1970'li yılların sonunda Türkiye'de siyasal şiddet son derece ağır bir boyuta ulaştı. Sağ ve sol gruplar arasındaki çatışmalar, kitlesel cinayetler, siyasal kutuplaşma ve ekonomik kriz toplumda ciddi bir güvensizlik ortamı yaratmıştır.

            Toplumsal çatışmalar yalnızca kendiliğinden gelişen olaylar olarak görülmemelidir. Dönemin devlet politikaları, siyasal aktörleri, güvenlik anlayışı ve çeşitli örgütlü güçlerin faaliyetleri bu sürecin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bunun yanında, dünyada gelişen anti-emperyalist bağımsızlık hareketleri, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı yükselen mücadeleler ve sosyalist düşüncenin giderek genişleyen etkisi, Türkiye'deki toplumsal ve siyasal hareketlerin gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.

            Özellikle 1960'lı yıllardan itibaren Vietnam'dan Latin Amerika'ya, Afrika'dan Ortadoğu'ya kadar dünyanın birçok bölgesinde yükselen bağımsızlık ve anti-emperyalist mücadeleler, Türkiye'deki gençlik ve emek hareketleri üzerinde güçlü bir etki yaratmıştır. Sosyalist düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte emperyalizm, kapitalizm, sınıfsal eşitsizlik ve bağımlılık ilişkileri daha fazla sorgulanmaya başlanmıştır.

            Dolayısıyla 1970'li yıllarda Türkiye'de yaşanan siyasal ve toplumsal çatışmaları yalnızca “sağ-sol kavgası” şeklinde açıklamak yetersizdir. Bu çatışmaların arkasında dünyadaki anti-emperyalist mücadelelerin, yükselen sosyalist bilincin, işçi sınıfının örgütlenmesinin, gençlik hareketlerinin ve Türkiye'nin kendi siyasal-ekonomik koşullarının oluşturduğu daha geniş bir tarihsel zemin bulunmaktadır.

            Bu nedenle 12 Eylül'e giden süreci anlamak için yalnızca sokaklarda yaşanan çatışmalara değil, bu çatışmaların ortaya çıktığı ulusal ve uluslararası siyasal, ekonomik ve ideolojik koşullara da bakmak gerekir.

            Ülkede gelişen sol siyasal örgütlenme ve toplumsal muhalefetin güç kazanması, buna karşı gelişen siyasal ve toplumsal refleksleri de beraberinde getirmiştir. Bu anlamda süreç, diyalektik bir karşıtlık içerisinde ilerlemiş; solun yükselişine karşı milliyetçi, dinci ve gelenekçi siyasal hareketler de güç kazanmıştır.

            Ancak bu gelişmeyi yalnızca toplumun doğal bir kutuplaşması olarak değerlendirmek yeterli değildir. Dönemin siyasal iklimi, devlet politikaları, Soğuk Savaş koşulları ve antikomünist anlayış, söz konusu hareketlerin güçlenmesinde önemli rol oynamıştır. Böylece toplumda ekonomik ve sınıfsal sorunların demokratik ve siyasal yollarla tartışılması yerine, giderek sağ-sol çatışması ekseninde sertleşen bir kutuplaşma yaratılmıştır.

            Sonuçta toplumun farklı kesimleri birbirine karşı konumlandırılmış; siyasal şiddet ve çatışmalar yaygınlaşmış, demokratik siyasal mücadele alanı daralmıştır. Bu çatışmalı ortam, daha sonra toplumsal düzeni yeniden sağlama” gerekçesiyle 12 Eylül askerî müdahalesini meşrulaştıracak siyasal ve toplumsal zeminin oluşmasına katkıda bulunmuştur.

            Bu koşullar içinde toplum giderek “düzen” ve “istikrar” arayışına sürüklenmiştir. İşte bu arayışın sonucunda 12 Eylül 1980 darbesi gelmiştir.

            12 Eylül'ü yalnızca siyasal gelişmeler üzerinden değerlendirmek de eksik olacaktır.

24 Ocak 1980'de alınan ekonomik kararlar, Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüşümün başlangıcını oluşturmuştur. Bu kararlarla ihracata dayalı, piyasaya daha fazla alan açan ve devletin ekonomik rolünü azaltmayı hedefleyen bir politika çizgisi güç kazanmıştır.

            24 Ocak Kararları 12 Eylül'den önce alınmıştır. Bu ekonomik program doğrudan 12 Eylül tarafından yaratılmamıştır. Ancak 12 Eylül askerî yönetimi, 24 Ocak programının uygulanabilmesi için gerekli siyasal ve toplumsal ortamı oluşturmuş; sendikal hareketleri, grevleri ve örgütlü emek mücadelesini ağır biçimde bastırarak ekonomik dönüşümün önündeki önemli toplumsal direnç noktalarını etkisizleştirmiştir. Böylece planlı ekonomi yerini “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıyla liberal ekonomiye bırakmıştır.

            Bu nedenle 12 Eylül ile 24 Ocak Kararları arasında güçlü bir siyasal-ekonomik ilişki bulunmaktadır.

            12 Eylül 1980 sabahı Türkiye'de yalnızca hükümet değişmedi. Parlamento kapatıldı, siyasal partiler kapatıldı, sendikal faaliyetler büyük ölçüde durduruldu, grevler yasaklandı, binlerce insan gözaltına alındı ve tutuklandı. Siyasal örgütlenmeler dağıtıldı; toplumun örgütlü kesimleri ağır baskı altına alındı.

            Ancak 12 Eylül'ün en önemli sonucu yalnızca bu baskılar değildi. Asıl önemli olan, toplumun siyasal ve sınıfsal bilincinin yeniden biçimlendirilmesiydi.

1980 öncesinde örgütlenen, hak arayan, sendikalaşan, grev yapan, üniversitelerde ve mahallelerde siyasal tartışmalar yürüten toplumun yerine; siyasetten uzaklaştırılmış, örgütlenme kapasitesi zayıflatılmış, bireyselleştirilmiş ve tüketim kültürüne yönlendirilmiş bir toplum modeli güç kazandı.

            Bu dönüşüm, 12 Eylül'ün en kalıcı sonuçlarından biri oldu.

            Türk-İslam sentezi ve toplumun muhafazakârlaştırılması da bu dönemde ivme kazanmıştır.

            12 Eylül döneminin toplumsal politikaları içerisinde dinin, toplumsal düzenin ve siyasal hayatın şekillendirilmesinde daha etkin bir unsur hâline getirildiği görülmektedir. Bu süreçte toplumun laiklik anlayışından uzaklaştırılması ve dinî değerlerin toplumsal yaşamda daha belirleyici bir konuma taşınması yönünde önemli adımlar atılmıştır.

            Bu dönemde özellikle Türk-İslam sentezi” olarak ifade edilen anlayış, devletin toplumsal ve kültürel politikalarında daha görünür hâle gelmiştir. Din, bir yandan toplumun ahlaki ve kültürel bütünlüğünü sağlayacak bir unsur olarak öne çıkarılırken, diğer yandan yükselen sol ve sosyalist düşüncenin etkisini sınırlayacak bir araç olarak da kullanılmıştır.

            Bu anlayışın en önemli yansımalarından biri eğitim alanında ortaya çıkmıştır. Laik ve bilimsel eğitim anlayışının alanı daraltılırken, dinî referansların eğitim ve toplumsal yaşam üzerindeki etkisi artırılmıştır. Böylece eğitim, yalnızca bilimsel bilgi ve eleştirel düşünceyi geliştiren bir alan olmaktan çıkarılarak, toplumun belirli bir değer sistemi doğrultusunda biçimlendirilmesinde kullanılan araçlardan biri hâline getirilmiştir.

            Bu nedenle 12 Eylül'ün eğitim politikalarını yalnızca bir müfredat değişikliği olarak değerlendirmek yeterli değildir. Burada daha kapsamlı bir toplum mühendisliği anlayışı söz konusudur. Amaç, sorgulayan, eleştiren, örgütlenen ve sınıfsal bilinci gelişen bir toplum yerine; itaatkâr, siyasetten uzak, geleneksel ve muhafazakâr değerlerle daha fazla bütünleşmiş bir toplum yaratmak olmuştur. Bu dönemde “etnik bilinç ve cemaat anlayışı öne çıkarılmıştır.”

            Bu süreç, sonraki yıllarda cemaatlerin ve tarikatların toplumsal alandaki etkisinin genişlemesine elverişli bir zemin oluşturmuş; dinin kamusal ve siyasal alandaki görünürlüğünün giderek artmasına katkıda bulunmuştur.

            Dolayısıyla 12 Eylül'ün karşı-devrimci niteliğini değerlendirirken yalnızca siyasal partilerin ve sendikaların tasfiye edilmesine değil, laik, bilimsel ve sorgulayıcı toplum anlayışının yerine farklı bir kültürel ve toplumsal modelin yerleştirilmesi çabasına da bakmak gerekir.

            Dinin, özellikle gençlik ve toplum üzerindeki siyasal etkisinin kullanılması; bir taraftan sol ve sınıf temelli düşüncenin etkisini kırmayı, diğer taraftan toplumsal düzeni muhafazakâr değerler üzerinden yeniden kurmayı kolaylaştırmıştır.

            Dolayısıyla 12 Eylül'ün yarattığı toplum modelini yalnızca “askerî darbeyle” açıklamak dar bir bakış olur ve eksik kalır.

            Ortaya çıkan model aynı zamanda siyasetten uzaklaştırılmış, örgütsüz bırakılmış, bireyselleştirilmiş, tüketim kültürüne yönlendirilmiş ve muhafazakâr değerlerin daha etkili hâle geldiği bir toplum modeli olmuştur.

            12 Eylül rejiminin kalıcı miraslarından biri de 1982 Anayasası'dır.

            1982 Anayasası, devlet otoritesini ve güvenlik anlayışını öne çıkarırken, 1961 Anayasası'nın geniş özgürlükçü yaklaşımını önemli ölçüde daraltmıştır.

            Böylece 12 Eylül yalnızca üç yıl süren bir askerî yönetim olarak kalmamıştır. 1982 Anayasası ve onun oluşturduğu siyasal-hukuksal çerçeve, 12 Eylül zihniyetinin sonraki dönemlere taşınmasını sağlayan temel araçlardan biri olmuştur.

            12 Eylül sonrasında sendikal hareketin zayıflatılması, grev hakkının sınırlandırılması ve örgütlü emeğin siyasal gücünün azaltılması, neoliberal ekonomik dönüşümle birlikte değerlendirilmelidir.

            Devletin ekonomideki rolü azaltılırken piyasanın rolü artırılmış; özelleştirmeler, finansal serbestleşme, dış ticaretin liberalleştirilmesi ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin azaltılması sonraki yıllarda giderek daha belirgin hâle gelmiştir.

            Bu nedenle Özal dönemi, 1990'lı yıllardaki koalisyon hükümetleri ve daha sonraki iktidarlar arasında bir devamlılık çizgisi bulunduğu söylenebilir. Ancak her dönemin kendine özgü politikaları ve sorumlulukları olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

            AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'nin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısında yeni bir dönüşüm yaşanmıştır.

            Bu dönemde özelleştirmeler, kamu kaynaklarının kullanım biçimi, eğitim ve sağlık politikaları, çalışma yaşamındaki dönüşüm, sendikal örgütlenmenin zayıflığı, cemaat ve tarikatların toplumsal alandaki etkisi ve yürütme organının siyasal sistem içindeki ağırlığının artması gibi gelişmeler, 12 Eylül sonrasında şekillenen zeminden bağımsız düşünülemez.

           

            12 Eylül'ü sonraki siyasal iktidarların üzerinde hareket ettiği tarihsel zemini oluşturan temel kırılmalardan biri olarak görmektir.

            12 Eylül'ün yarattığı örgütsüz toplum, zayıflatılmış sendikal yapı, daraltılmış demokratik alan, güçlü yürütme anlayışı ve neoliberal ekonomik düzen sonraki iktidarlar tarafından farklı biçimlerde devralındı ve geliştirildi.

            12 Eylül'ün belki de en önemli sonucu, toplumun siyasal özne olma kapasitesinin zayıflatılmasıdır.

            1980 öncesinde işçi, öğrenci, öğretmen, mühendis, doktor, köylü ve çeşitli toplumsal kesimler kendi örgütleri aracılığıyla hak talep edebiliyordu. Toplumun farklı kesimleri “Benim hakkım nedir?” sorusunu soruyor ve bu hakkı elde etmek için örgütleniyordu. 12 Eylül sonrasında ise bu anlayış büyük ölçüde kırılmıştır. Örgütlü toplumun yerine bireyselleşmiş toplum; sınıf bilincinin yerine tüketim bilinci, kamusal sorumluluğun yerine bireysel çıkar; siyasal katılımın yerine edilgenlik, üretim kültürünün yerine tüketim kültürü daha fazla öne çıkmıştır.

            Bu nedenle 12 Eylül'ün asıl başarısı, yalnızca siyasal örgütleri dağıtmak değildi.

Toplumun kendisini örgütlü bir güç olarak görmesini engellemekti.

            Bugün Türkiye'de yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunların tamamını 12 Eylül'e bağlamak mümkün değildir. Ancak 12 Eylül'ün oluşturduğu yapısal dönüşümün bugünkü Türkiye'yi anlamak açısından son derece önemli olduğu açıktır.

            Demokratik kurumların zayıflaması, kuvvetler ayrılığının aşınması, yürütmenin güçlenmesi, sendikal örgütlenmenin gerilemesi, neoliberal ekonomi politikalarının kalıcılaşması ve dinî-muhafazakâr yapıların toplumsal alandaki etkisinin artması gibi gelişmeler, 12 Eylül sonrasında oluşan siyasal zeminden bağımsız değildir.

            Bu açıdan bakıldığında 12 Eylül, yalnızca geçmişte kalmış bir askerî darbe değildir.

12 Eylül'ün toplumsal ve siyasal mirası hâlâ yaşamaktadır.

            12 Eylül 1980 darbesini yalnızca “askerlerin yönetime el koyması” olarak değerlendirmek, bu olayın tarihsel anlamını küçültmek olur.

            12 Eylül; örgütlü toplumu zayıflatmış, sendikal hareketi geriletmiş, sınıf bilincinin gelişimini kesintiye uğratmış, siyasal örgütlenmeyi bastırmış, demokratik hak ve özgürlükleri daraltmış, neoliberal ekonomik dönüşümün önünü açmış, toplumsal yaşamda muhafazakâr ve dinî değerlerin daha etkin hâle gelmesine zemin hazırlamış, devlet otoritesini ve güçlü yürütme anlayışını öne çıkarmış, 1982 Anayasası aracılığıyla kendi siyasal mirasını kurumsallaştırmıştır.

            Bu nedenle 12 Eylül'ü 1923 Cumhuriyet devriminin ortaya koyduğu laik, bağımsız, kamucu, planlamacı ve yurttaşlık temelli toplum projesinden uzaklaşmanın önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirmek mümkündür.

            Bir toplumun siyasal, ekonomik ve kültürel yönünün değişmesi uzun bir süreçtir. 1945 sonrasında başlayan dönüşümler, 1971 müdahalesiyle derinleşen baskılar, 24 Ocak ekonomik programı, 12 Eylül darbesi, 1982 Anayasası ve sonraki neoliberal politikalar bu uzun sürecin farklı aşamaları olarak okunabilir.

            Bu bakımdan 12 Eylül, başlangıçtan çok bir dönüm noktası ve hızlandırıcıdır.

12 Eylül'ün topluma bıraktığı en ağır miras ise belki de şudur: Sorgulayan yurttaşın yerine itaat eden bireyi, örgütlü toplumun yerine yalnızlaşmış bireyi, üreticinin yerine tüketiciyi ve hak arama kültürünün yerine edilgenliği koymak.

            Bugün yaşanan sorunları aşmanın yolu da yalnızca hükümetlerin değişmesinden geçmemektedir.

            Asıl ihtiyaç; hukukun üstünlüğünü, laikliği, demokratik yurttaşlığı, bilimi, aklı, kamusal sorumluluğu, üretimi, emeğin haklarını ve örgütlü toplum anlayışını yeniden güçlendiren demokratik bir toplumsal düzen kurmaktır.

            Çünkü 12 Eylül'ün gerçek karşıtı yalnızca başka bir siyasal iktidar değildir.

            12 Eylül'ün gerçek karşıtı; düşünen, sorgulayan, örgütlenen, hakkını arayan, üreten ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olan özgür yurttaştır.

            Gerçek “Demokratik Cumhuriyet” ancak böyle bir toplumla yeniden güçlendirilebilir.

 

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page