top of page

"ALEVİ AYDINLAR" BİLDİRGESİ ÜZERİNE

2 dakika önce
4 dakikada okunur

ALEVİ AYDINLAR BİLDİRİSİ ÜZERİNE

               Öncelikle, “Alevi Aydınları” tanımlaması üzerinde durmak gerekir. Bu tanımlama geçmişten günümüze çeşitli tartışmalara konu olmuş ve farklı açılardan eleştirilmiştir. Bu nedenle, söz konusu tanımlamaya yönelik eleştirilerin belirli ölçülerde haklı ve dikkate değer yanlarının bulunduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu eleştirilerin, bildirinin içeriğinden bağımsız olarak değerlendirilmesi ve “Alevi aydın” kavramının neyi ifade ettiğinin ayrıca ortaya konulması gerekir.

            Aydın” bir makam, meslek veya resmî unvan değildir. Bir insanın kendisini aydın olarak nitelemesi, devlet tarafından verilmiş bir unvanı, kullanması anlamına gelmez. Aydın kavramı, toplumun sorunları üzerine düşünen, bilgi üreten, sorgulayan, eleştiren ve gerektiğinde kendi bulunduğu çevreyi de eleştirebilen insanları tanımlamak için kullanılan düşünsel ve toplumsal bir kavramdır.

            Alevilik konusunda yazan ve uzun zamandır Aleviliğin tarihsel, düşünsel ve toplumsal boyutları üzerine kafa yoran biri olarak, bugünlerde kamuoyunun gündeminde olan “Alevi Aydınlar Bildirisi” hakkında görüşlerimi dile getirmem gerektiğini düşündüm. Bu nedenle bu makaleyi, söz konusu bildiriye yönelik eleştirileri ve bu eleştiriler karşısındaki kendi değerlendirmelerimi ortaya koymak amacıyla kaleme alıyorum.

            Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Bir bildiriyi eleştirmek elbette herkesin hakkıdır. Hele ki Alevilik, Kürt meselesi, tarihsel hafıza ve barış gibi son derece hassas konular söz konusu olduğunda farklı görüşlerin ortaya çıkması doğaldır. Ancak sağlıklı bir tartışma yürütebilmek için öncelikle bildirinin gerçekten ne söylediği ile ona yüklenen anlamları birbirinden ayırmak gerekir.

            Şunu da belirtmek gerekir ki hiçbir görüş, düşünce veya inanç mutlaklık içermez. Her insan, kendi deneyimleri, birikimleri, değerleri ve bakış açısıyla başlı başına bir dünyadır. Bu nedenle aynı olay, aynı tarihsel süreç veya aynı toplumsal sorun karşısında farklı düşüncelerin ortaya çıkması kadar doğal bir durum yoktur. Farklı düşünmek, aynı gerçeğe farklı pencerelerden bakmak insan olmanın ve düşünsel özgürlüğün doğal bir sonucudur.

            Burada önemli olan, farklı düşüncelerin varlığını bir tehdit olarak görmek değil, onları karşılıklı olarak anlamaya ve tartışmaya çalışmaktır. Bir düşünceyi eleştirmek elbette mümkündür; ancak eleştiri, düşüncenin kendisini tartışmak yerine onu dile getiren kişileri yaftalamaya veya niyet okumaya dönüştüğünde sağlıklı bir tartışma zemini ortadan kalkar. İngiliz tarihçi Henry Thomas Buckle'a dayandırılan, ancak yaygın olarak Eleanor Roosevelt'e atfedilen, “Küçük insanlar kişileri, sıradan insanlar olayları, büyük insanlar ise fikirleri konuşur” sözü, düşünsel tartışmalarda temel alacağımız önemli bir düstur olmalıdır. Çünkü önemli olan, bir düşüncenin kim tarafından dile getirildiğinden önce, ne söylediği, hangi gerekçelere dayandığı ve toplumsal açıdan ne ifade ettiğidir.

            Bu nedenle Alevi Aydınlar Bildirisi'ne yönelik eleştirilerin de bildirinin gerçek içeriği üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Katılmadığımız düşüncelere karşı çıkabiliriz, hatta onları sert biçimde eleştirebiliriz. Fakat bunu yaparken önce karşımızdaki düşüncenin ne söylediğini doğru anlamamız gerekir. Aksi hâlde eleştirdiğimiz şey, bildirinin kendisi değil, zihnimizde oluşturduğumuz başka bir metin olur.

            Bildirinin kamuoyunda tartışılmaya başlanmasının ardından, bildiriyi imzalayanların Kürt karşıtı olduğu, Kürt sorununun çözümüne ve barış sürecine karşı çıktıkları, Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getirmeye çalıştıkları yönünde eleştiriler yapıldı.

            Bu eleştirilerin bazılarını anlamak mümkün olmakla birlikte, bildirinin içeriğine baktığımızda bu suçlamaların önemli bir bölümünün bildirinin söylediğinden değil, söylenenlerin farklı bir biçimde yorumlanmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Çünkü bildirinin daha ilk bölümünde açıkça şu ifade yer almaktadır: “Kürt sorununun çözümü için şiddetsiz bir siyasal ortamın oluşturulmasından ve bunun kalıcı bir barışa dönüşmesinden yanayız.”

            Bu cümle son derece açıktır. Dolayısıyla bildiriyi kaleme alanları Kürt sorununun çözümüne karşı olmakla suçlamak, bildirinin açık ifadesiyle çelişmektedir.

            Burada asıl tartışılması gereken, Kürt sorununun çözülüp çözülmemesi değil, bu çözümün hangi siyasal ve tarihsel referanslar üzerinden kurulacağıdır.

            Bildirinin en fazla eleştirilen yönlerinden biri de, İdris-i Bitlisî ile Yavuz Sultan Selim arasındaki ittifaka yapılan göndermelerdir. Bu nedenle bildirinin Kürt karşıtı olduğu ileri sürülmektedir. Bu noktada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

            İdris-i Bitlisî'nin siyasal tutumunu eleştirmek, Kürt halkını eleştirmek değildir.

Tarihsel bir şahsiyetin siyasal tercihlerini eleştirmek ile o şahsiyetin ait olduğu etnik topluluğu suçlamak aynı şey değildir.

            Bir tarihsel kişiliğin yaptığı siyasal tercihler, onun mensup olduğu bütün topluluğa mal edilemez. Eğer böyle bir mantık kurarsak, tarihte herhangi bir halkın içinden çıkmış siyasal aktörlerin yaptığı bütün uygulamaları o halkın tamamına yüklemek gibi yanlış bir sonuca ulaşırız.

            Dolayısıyla İdris-i Bitlisî üzerinden yapılan tartışmayı doğrudan Kürt halkına yöneltilmiş bir suçlama olarak değerlendirmek de doğru değildir.

            Üstelik bildirinin temel kaygısı da Kürtler değildir. Bildirinin temel kaygısı, Alevilerin tarihsel hafızasının ve bu hafızada yer etmiş acıların günümüz siyasal tartışmalarında göz ardı edilmesidir.

            Alevilerin tarihsel hafızasında Yavuz Sultan Selim dönemi ve bu dönemde yaşananlar önemli bir yere sahiptir. Bu hafızayı dile getirmek, Kürt halkına düşmanlık etmek anlamına gelmez. Aksine, gerçek bir demokratik tartışma, farklı toplulukların tarihsel hafızalarının da görünür olmasına izin vermelidir.

            Bir diğer eleştiri, böyle bir bildirinin “Barış Süreci”ne zarar verdiği yönündedir.

Bu eleştiriyi de dikkatle değerlendirmek gerekir. Eğer barıştan söz ediyorsak, barışın yalnızca silahların susmasından veya tarafların bir anlaşmaya varmasından ibaret olmadığını kabul etmeliyiz. Barış aynı zamanda toplumsal hafızaların, kimliklerin ve tarihsel travmaların dikkate alınmasını gerektirir.

            Alevilerin “Bizim de tarihsel kaygılarımız var” demesi barışa karşı çıkmak değildir.

Kürtlerin “Bizim de tarihsel haklarımız var” demesi nasıl meşruysa, Alevilerin “Bizim de tarihsel hafızamız ve haklarımız var” demesi de aynı ölçüde meşrudur.

            Bir topluluğun hakkını savunmak için başka bir topluluğun susması gerekmemelidir.

Tam tersine, gerçek bir barış ancak herkesin kendisini güvende ve eşit hissettiği bir toplumsal zeminde kurulabilir.

            Bu nedenle Alevilerin kaygılarını dile getirmesini “Barış Sürecine engel olmak” şeklinde değerlendirmek, barış kavramını fazlasıyla daraltmak olur.

            Bir başka eleştiri de 500 yıl önce yaşanan olayların bugün gündeme getirilmemesi gerektiği yönündedir.

            Elbette geçmişte yaşamış insanların siyasal tercihlerini bugünün insanlarına doğrudan yüklemek doğru değildir. Fakat bundan, geçmişin toplumsal hafızasının bugün hiçbir anlam taşımadığı sonucu da çıkarılamaz.

            Alevilerin tarihsel hafızasında yaşanan kıyımların, sürgünlerin ve dışlanmaların izleri yalnızca tarih kitaplarında duran bilgiler değildir. Bunlar kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızanın parçalarıdır.

            Bugün bir siyasal aktör geçmişteki bir olayı veya ittifakı güncel siyasetin bir referansı hâline getiriyorsa, o toplumun bu referansa ilişkin tarihsel hafızasını dile getirmesi de son derece doğaldır.

            Burada yapılması gereken geçmişi bugüne taşımak değil, geçmişin bugünkü toplumsal algılar üzerindeki etkisini anlamaktır.

            Çünkü toplumsal hafıza yok sayılarak kalıcı barış kurulamaz.

            Şu nokta çok önemlidir. Her şeyden önce Kürt halkının demokratik haklarını savunmak ile Alevilerin tarihsel ve güncel haklarını savunmak arasında bir çelişki yoktur.

Kürtlerin özgürlüğü Alevilerin susmasını gerektirmez. Aynı şekilde Alevilerin eşit yurttaşlık talebi de Kürtlerin demokratik taleplerinin önüne konulamaz. Çünkü haklar birbirinin alternatifi değildir, olmamlıdır.

            Bir halkın hakkını savunurken başka bir halkın hassasiyetlerini yok saymak nasıl yanlışsa, Alevilerin tarihsel hassasiyetlerini dile getirmesini Kürt halkına karşı bir tutum olarak değerlendirmek de aynı ölçüde yanlıştır.

            Bu nedenle tartışmayı “Aleviler mi, Kürtler mi?” biçiminde kurmak yerine, “Türkiye'de bütün kimliklerin ve inançların eşit haklara sahip olacağı demokratik bir düzen nasıl kurulabilir?” sorusu üzerinden yürütmek gerekir.

            Bildirinin bana göre asıl önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

            Çünkü Aleviler yalnızca geçmişte yaşadıkları acıların hatırlanmasını değil, bugün ve gelecekte eşit yurttaş olarak görülmeyi istemektedir.

            Ve bu talep, herhangi bir başka halkın hakkına karşı değildir.

           

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page