
Cumhuriyet Bayramı
CUMHURİYETİ SAVUNMAK, TARİHSEL YANLIŞLARI SAVUNMAK DEĞİLDİR
Son zamanlarda 29 Ekim Cumhuriyet Bayram,ı dolayısıyla dostlarımla yaptığım sohbetlerde dikkatimi çeken bir yaklaşım gördüm.
Yapılan eleştirilerin odak noktası Cumhuriyet'i savunmamın yanlış bir yerde durmak olduğunu, Atatürk'ün Kürtlere ve Alevilere yönelik politikaları nedeniyle Cumhuriyet'in savunulamayacağı, kuruluş döneminde tek tip bir ulus yaratıldığı ve dolayısıyla Cumhuriyet'i sahiplenmenin tarihsel haksızlıkları da sahiplenmek anlamına geldiği ileri sürüldü.
Bu eleştirilerin üzerinde düşünülmesi gereken tarihsel gerçeklikler taşıdığını kabul ediyorum. Ancak burada önemli bir kavram karmaşası bulunduğunu da düşünüyorum.
Her şeyden önce cumhuriyet, halk egemenliğine dayanan bir yönetim biçiminin adıdır. Bu anlamda cumhuriyet'i savunmakla Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen bütün uygulamaları savunmak aynı şey değildir. Atatürk'ün tarihsel rolünü önemsemekle onun dönemindeki her politikayı doğru bulduğum amlama gelmez.
O halde öncelikle şu soruyu sormalıyız:
Biz Cumhuriyet'in hangi yönünü savunuyoruz?Bir devlet biçimini mi, bir tarihsel dönemi mi, yoksa insanın özgürlüğünü, eşitliğini ve halk egemenliğini esas alan siyasal bir düşünceyi mi?
Benim savunduğum, öncelikle üçüncüsüdür.
Bu bağlamda cumhuriyet bir yönetim biçiminden daha fazlasıdır
Cumhuriyet, en temel anlamıyla egemenliğin bir hanedana, hükümdara veya kutsal bir otoriteye değil, halka ait olmasıdır.
Bu düşünce, insanlık tarihinin önemli siyasal kazanımlarından biridir. Çünkü yurttaşı yönetilen bir tebaa olmaktan çıkararak siyasal iradenin sahibi hâline getirmeyi amaçlar. Amaç bu olmakla birlikte yaşanılanların bu amaca uygun olmaması yönetenlerin yanlış ve amaçtan uzak davranmaları nedeniyledir. Buradan hareketle cumhuriyetin ilan edilmesi, tabiiki kendiliğinden demokratik bir toplum yaratmaz.
Bir ülkede cumhuriyet yönetimi bulunabilir ama demokrasi gelişmemiş olabilir. Seçimler yapılabilir ama ifade özgürlüğü kısıtlanabilir. Anayasal eşitlik ilan edilebilir ama farklı kimlikler ayrımcılığa uğrayabilir.
Dolayısıyla cumhuriyet ile demokrasi arasında zorunlu bir ilişki kurmak kadar, bu iki kavramın birbirinden farklı boyutları bulunduğunu kabul etmek de çok önemlidir.
Benim açımdan Cumhuriyet'in gerçek değeri, insanı devletin karşısında hak sahibi bir yurttaş olarak konumlandırabilmesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, çok uluslu ve çok kültürlü bir imparatorluğun mirası üzerinde şekillendi.
Yeni devletin önünde önemli bir sorun bulunuyordu: Farklı etnik, dinsel ve kültürel topluluklardan oluşan bir toplum nasıl ortak bir siyasal yapı içerisinde birleştirilecekti?
Atatürk ve Cumhuriyet'in kurucu kadroları bu soruya ulus-devlet modeliyle cevap verdiler.
Ortak vatandaşlık, ortak dil, ortak tarih ve ortak ulusal kimlik oluşturma hedefi benimsendi.
Bu hedefin çağdaş bir devlet oluşturma yönü bulunduğu kadar, sorunlu bir yönü de vardı.
Ama süreç içerisinde Türk kimliğinin ulusal kimliğin merkezine yerleştirilmesi, Kürt kimliğinin ve diğer kültürel farklılıkların tanınması konusunda ciddi sorunlar doğurdu.
Türkçenin kamusal alanda temel dil hâline getirilmesi, zaman içerisinde farklı dillerin kullanımına yönelik baskıcı uygulamalarla birleşti. Ulusal tarih anlatısı da Anadolu'nun farklı halklarının tarihsel ve kültürel varlığını yeterince görünür kılmadı.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir toplumun ortak yurttaşlık bilinci oluşturması başka, o toplumun bütün bireylerini aynı etnik ve kültürel kimlik içerisinde tanımlamaya çalışması başkadır.
Bu anlamda ulusal birlik, kültürel benzerlik zorunluluğu anlamına gelmemelidir.
Cumhuriyet'in demokratikleşmesi, farklı kimliklerin inkâr edilmesini değil, her kimliğin eşit yurttaşlık temelinde görülmesi gerektiğini vurgular.
Bu bağlamda özellikle Kürtlerin ve Alevilerin cumhuriyet döneminde yaşadığı sorunları görmezden gelerek sağlıklı bir Cumhuriyet değerlendirmesi yapmak mümkün değildir.
Şu bir gerçekki, Kürt kimliğinin tanınması, Kürtçenin kullanımı ve kültürel varlığın özgürce ifade edilmesi konusunda ciddi kısıtlamalar yaşandı.
Doğal ki bu politikaların tarihsel sorumluluğunu yalnızca sonraki dönemlere yüklemek doğru değildir. Atatürk döneminin devlet politikaları da bu değerlendirmeye dâhildir.
Bir başka önemli nokta ise Dersim'dir.
1937-1938 Dersim Harekâtı sırasında sivillerin öldürülmesi, zorunlu göçler ve toplumsal travmalar, Cumhuriyet tarihinin en ağır meselelerinden biridir.
Dersim'de yaşananları yalnızca bir güvenlik operasyonu olarak açıklamak, olayların insani ve toplumsal boyutunu görmezden gelmek olur. Devletin otoritesini tesis etme amacı, sivillerin yaşam hakkını ortadan kaldırmanın gerekçesi olamaz.
Tarihsel sorumluluk, bir lideri eleştiriden muaf tutmakla değil, dönemin kararlarını ve sonuçlarını dürüstçe incelemekle anlaşılır.
Ancak Dersim'de yaşananlardan hareketle Cumhuriyet'in bütün kazanımlarını reddetmek de başka bir indirgemecilik olacaktır.
Kürtlerin kimlik, dil, kültür ve eşit yurttaşlık talepleri ile Cumhuriyet'in demokratikleşmesi birbirine karşıt değildir.
Tam tersine, demokratik Cumhuriyet'in en önemli sınavlarından biri bu taleplere vereceği cevaptır.
Aleviler açısından Cumhuriyet'in kuruluşu önemli beklentiler yarattı.
Osmanlı döneminde inançsal ayrımcılığa uğrayan Alevi toplulukları için laiklik, hukuk önünde eşitlik, adalet, kadın erkek eşitliği, adil bölüşüm vs ve ayrıca dini otoritenin siyasal hayattaki etkisinin azaltılması önemli bir umut kaynağıydı.
Ancak uygulamada ciddi çelişkiler ortaya çıktı.
1925 yılında Tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bu düzenleme Bektaşi dergâhlarını ve Alevi topluluklarının geleneksel inanç kurumlarını da etkiledi.
Dedelik, babalık ve seyyitlik gibi geleneksel dini otoritelerin kamusal konumu zayıfladı.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın oluşturduğu din hizmetleri yapısı ise ağırlıklı olarak Sünni İslam anlayışı üzerinden şekillendi. Alevi inanç kurumları eşit bir kurumsal tanınmaya kavuşamadı.
Burada temel bir çelişki bulunmaktadır.
Laiklik, farklı inançların devlet karşısında eşit özgürlüğe sahip olması demektir. Ancak devletin dini alanı düzenlerken bir inanç yorumunu esas alması, laikliğin eşitlikçi niteliğini tartışmalı hâle getirmiştir.
Alevilik açısından mesele yalnızca inanç özgürlüğü değildir. Cem, rızalık, musahiplik, dedelik, semah ve ikrar gibi değerler, Alevi toplumunun tarihsel ve kültürel varlığının temel unsurlarıdır.
Bunların korunması ve özgürce yaşatılması, demokratik bir toplumun kültürel çoğulculuk anlayışının parçası olmalıdır.
Dolayısıyla Alevilerin Cumhuriyet'ten beklentileri ile Cumhuriyet'in tarihsel uygulamaları arasında ciddi bir mesafe oluşmuştur.
Bu gerçeği kabul etmek, laiklik düşüncesinden vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, laikliğin daha eşitlikçi ve özgürlükçü biçimde uygulanmasını savunmak anlamına gelir.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda belirleyici rol oynamış tarihsel bir liderdir.
Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet'in ilanı, hukuk sisteminin dönüştürülmesi, eğitim birliğinin sağlanması, kadınların siyasal ve toplumsal haklarının genişletilmesi ve laikleşme yönündeki reformlar, Türkiye'nin tarihsel gelişiminde önemli dönüm noktalarıdır.
Ancak tarihsel bir liderin gerçekleştirdiği olumlu dönüşümler, onun dönemindeki bütün politikaları doğru ve tartışılmaz hâle getirmez.
Atatürk'ü eleştirmek Cumhuriyet düşmanlığı olmadığı gibi, Atatürk'ü önemsemek de tarihsel hataları görmezden gelmeyi gerektirmez.
Tarihsel kişilikleri kutsallaştırmak, onları insanlık tarihinin ve siyasal koşulların dışına çıkarmaktır.
Oysa tarih, kutsama veya lanetleme alanı değil, anlama ve değerlendirme alanıdır.
Atatürk'ü de kendi döneminin siyasal koşulları, kararları, reformları ve sonuçları üzerinden değerlendirmeliyiz.
Bana yöneltilen eleştirilerin en düşündürücü tarafı, Cumhuriyet'i savunmanın kötü tarafta durmak olarak değerlendirilmesidir.
Oysa bir insan hem Kürtlerin tarihsel haklarını savunabilir hem Cumhuriyet'in demokratik kazanımlarını önemseyebilir.
Hem Dersim'de yaşananları mahkûm edebilir hem laikliği savunabilir, hem Alevilerin inanç özgürlüğünü savunabilir hem halk egemenliğini temel alan bir devlet düzeninden yana olabilir.
Bunlar birbirini dışlayan düşünceler değildir.
Bana göre asıl sorun, Cumhuriyet'i eleştirmek veya savunmak değildir. Asıl sorun, hangi değerleri savunduğumuzdur.
Benim savunduğum Cumhuriyet: -Herkesin kendi dillerini özgürce konuşabildiği,
-Yine herkesin inançlarını özgürce yaşayabildiği,
-Bütün inanç topluluklarının eşit haklara sahip olduğu,
-Kadınların erkeklerle eşit yurttaşlar olarak yaşadığı,
-Hiççbir etnik kimliğin diğerine üstün tutulmadığı,
-Düşünce ve ifade özgürlüğünün güvence altına alındığı,
-Hukukun devletin ve iktidarın üzerinde bir güvence oluşturduğu,
-Egemenliğin gerçekten halka ait olduğu,
-Demokratik toplum örgütlerinin yönetimde yer aldığı,
-Devletin laik yapısının korunduğu vs...
Demokratik bir Cumhuriyet'tir.
Böylesi bir Cumhuriyet henüz bütün yönleriyle gerçekleştirilmiş değildir. Ancak gerçekleştirilememiş olması, onun demokratik ideallerinden vazgeçmemizi gerektirmez.
Bu açıdan baktığımda, Cumhuriyet'in demokratikleşmesini Alevi düşüncesinin insan, eşitlik ve rızalık anlayışıyla çelişen değil, aksine geliştirilebilecek bir siyasal zemin olduğunu görüyorum.
Ancak bunun gerçekleşmesi için devletin bütün inançlara eşit mesafede durması, kültürel farklılıkları tanıması ve yurttaşların haklarını güvence altına alması gerekir.
Sonuç olarak:
Ben Cumhuriyet'i savunuyorum.
Ancak bu savunma, geçmişteki bütün devlet politikalarını onayladığım anlamına gelmiyor.
Atatürk'ün tarihsel önemini kabul ediyorum. Fakat onun dönemindeki yanlışların ve haksızlıkların da açıkça konuşulması gerektiğine inanıyorum.
Kürtlerin, muhaliflerin, aydınların yaşadıkları acıları inkâr etmiyorum. Dersim'de hayatını kaybeden insanları, yerinden edilen aileleri ve kuşaklar boyunca taşınan toplumsal travmaları görmezden gelmiyorum.
Alevilerin karşılaştığı sorunları da biliyorum.
Fakat bütün bu tarihsel gerçeklerden hareketle laiklikten, halk egemenliğinden, hukuk devletinden ve eşit yurttaşlık idealinden vazgeçmem gerektiğini düşünmüyorum.
Benim için Cumhuriyet, geçmişte tamamlanmış ve tartışılmaz bir tarihsel olay değildir. Demokratikleşmesi, gelişmesi ve insan hakları temelinde yeniden güçlendirilmesi gereken bir toplumsal sözleşme idealidir.
Benim nasıl bir Cumhuriyet'i savunduğum ortadadır.
Benim savunduğum Cumhuriyet, Türk'ün Kürt'e, Sünni'nin Alevi'ye, çoğunluğun azınlığa hükmettiği bir düzen değildir.
Benim savunduğum Cumhuriyet, farklılıkların inkâr edilmediği, eşitliğin yalnızca anayasada yazılı kalmadığı, insan onurunun devletin bütün uygulamalarından üstün tutulduğu bir düzendir.
Ben devletin kutsallaştırılmasını değil, insanın değerinin yükseltilmesini savunuyorum.
Ben asimilasonu değil, kültürel çoğulculuğu savunuyorum.
Ben inkârı değil, hakikati savunuyorum.
Ben geçmişin yanlışlarını örtmeyi değil, onlarla yüzleşerek geleceği kurmayı savunuyorum.
En önemlisi:
Cumhuriyet'in geçmişteki bütün uygulamalarını değil, henüz tam anlamıyla gerçekleştiremediği demokratik, laik ve eşitlikçi uygulamaları savunmak aynı şey değildir.
Atatürk'ün tarihsel rolünü önemsemekle onun dönemindeki her politikayı doğru bulmak da aynı anlama gelmez.


Yorumlar