ALEVİ RÖNESANSI
Abdullah Öcalan, “İdris-i Bitlis’inin Sünni mirliklerle Osmanlı arasındaki ittifakını hatırlatmak, onu eksiklikleri ile beraber olduğu gibi yeniden canlandırmak değildir. Tam tersine, geçmişte mirlerin ve egemenlerin çıkarına kurulan ittifak anlayışını, bugün halkların ve inançların çıkarı doğrultusunda güncellemektir. Alevilerin tarihsel hafızasını ve bu nedenle oluşan kaygılarını elbette ciddiye almak gerekir. Buradaki amaç Aleviliği Sünnilik içinde eritmek değil, Kürtleri ve Alevileri kendi kimlikleri ve özgünlükleriyle bu yeni demokratik ittifakın kurucu öznesi haline getirmektir. Söz konusu olan mirlerin değil halkların ittifakıdır. Amaç egemenliğin değil eşitliğin ve özgürlüğün ittifakıdır. Alevi rönesansı da bu ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biridir” demiş. “
Öcalan bu iletilerle ne demek istiyor. Yakın zamanlarda sürekli “bir ittifaktan” söz etmesi ve Alevileri sürekli gündemde tutması ne anlama geliyor. Son haftalardaki açıklamaları birlikte okuduğumuzda, Alevileri tekrar tekrar gündeme getirmesinin yalnızca Alevilik üzerine tarihsel veya kültürel bir değerlendirme olmadığı görülüyor.
Özellikle tarihsel arka plana yaptığı göndermelerde, “İdris-i Bitlis’inin Sünni Kürt mirlikleri ile Osmanlı arasındaki ittifakını” sürekli hatırlatması ve günümüzde de buna benzer bir ittifakın kurulmasına vurgu yapması ciddi biçimde tartışılması gereken bir yaklaşımdır. Daha da önemlisi, tarihsel olarak egemenler ve iktidar sahipleri arasında kurulmuş olan bu ittifakın, bugünün koşullarında “demokratik ittifak” olarak yeniden yorumlanması, tarihsel olayların halkların ve ezilen inançların deneyimleri üzerinden değil, büyük ölçüde iktidar ve egemenlik ilişkileri üzerinden okunması sorununu ortaya çıkarmaktadır.
Özellikle bilinmelidir ki, İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim dönemindeki Osmanlı-Sünni siyasal ittifakı, Alevi tarihsel hafızasında yalnızca Kürt mirliklerinin siyasal konumlarını ve özerkliklerini koruma arayışı olarak yer almamaktadır. Bu dönem, aynı zamanda Safevi-Alevi/Kızılbaş topluluklarına yönelik baskı, dışlama ve katliamların yaşandığı tarihsel bir süreç olarak hafızalarda taşınmaktadır. Dolayısıyla söz konusu ittifakın yalnızca mirlerin siyasal çıkarları ve özerklikleri açısından değerlendirilmesi, Alevilerin yaşadığı tarihsel travmayı ve bu travmanın oluşturduğu toplumsal hafızayı görünmez kılma riski taşımaktadır.
Daha da önemlisi, tarihsel olarak Osmanlı-Sünni siyasal düzeni içerisinde şekillenmiş böyle bir ittifakın, günümüzde “demokratik ittifak” fikrine tarihsel bir referans olarak sunulması ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü burada yalnızca geçmişte yaşanmış bir ittifak hatırlatılmamakta; aynı zamanda o ittifakın bugünkü siyasal koşullarda farklı bir biçimde yeniden kurulabileceği düşüncesi ortaya konulmaktadır.
Bu ittifak anlayışının Aleviler tarafından kabul edilmesi düşünülemez. Geçmişte Alevi/Kızılbaş topluluklarının ağır bedeller ödediği bir tarihsel sürecin, yalnızca kavramları değiştirilerek “demokratik ittifak” adı altında yeniden gündeme getirilmesi, Alevilerin tarihsel hafızasını ortadan kaldırmaz. Bir ittifakın adının “demokratik” olarak tanımlanması, onun tarihsel referanslarının ve siyasal sonuçlarının da kendiliğinden demokratik hale geldiği anlamına gelmez. “Demokratik ittifak” söylemi, tarihsel hafızanın yerine geçirilemez. Gerçek bir demokratik ittifak kurulacaksa, öncelikle geçmişin acıları, dışlanmaları ve iktidar ilişkileriyle yüzleşilmeli; Alevilerin kendi kimlikleri, inançları ve siyasal iradeleriyle eşit özne olduğu açık biçimde kabul edilmelidir. Tarihsel hafızayı silerek değil, tarihsel hafızayla yüzleşerek demokratik bir gelecek kurulabilir.
Öcalan’ın “Söz konusu olan mirlerin değil halkların ittifakıdır. Amaç egemenliğin değil eşitliğin ve özgürlüğün ittifakıdır. Alevi Rönesansı da bu ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biridir.” biçimindeki yaklaşımı, Alevileri söz konusu demokratik geleceğin önemli aktörlerinden biri olarak konumlandırması bakımından ayrıca değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, burada kullanılan “Alevi Rönesansı” kavramı üzerinde düşünülmesi gereken bazı sorunları da beraberinde getirmektedir.
“Rönesans” kavramı, genel olarak yeniden doğuş, canlanma veya yenilenme anlamlarını taşımaktadır. Bu kavramın Alevilik bağlamında kullanılması, Alevi düşüncesinin ve toplumsal varlığının yeniden canlandırılması gerektiği şeklinde olumlu bir anlam taşıyabilir. Ancak aynı zamanda Aleviliğin tarihsel süreç içerisinde durağanlaştığı, çağın gerisinde kaldığı veya yeniden yapılandırılmaya ihtiyaç duyduğu yönünde bir algının oluşmasına da yol açtığı görülmektedir.
Böylesi bir söylem tarihsel gerçeklerle uyuşmamaktadır. Her şeyden önce Alevilik, tarih boyunca yalnızca geçmişten devralınan ve korunması gereken bir inanç ve kültür bütünü olarak var olmamıştır. Farklı tarihsel dönemlerde değişen toplumsal koşullara cevap üretmiş; insan, ahlak, adalet, paylaşma, özgürlük ve toplumsal dayanışma konularında kendine özgü düşünsel birikimler geliştirmiştir. Alevilerin “yenilenmeye” veya “çağın değerleriyle buluşmaya” gereksinimi olduğu şeklindeki bir yaklaşım sorunlu br yaklaşımdır. Alevi toplumlarının tarihsel deneyimi, onların değişen koşullara bütünüyle kapalı veya tarihsel dönüşümlerin dışında kalmış topluluklar olmadığı yine tarihin hafızasında yer almaktadır. Çünkü Alevilik, farklı dönemlerde karşılaştığı siyasal ve toplumsal koşullar içerisinde kendi inanç ve kültürünü yeniden yorumlayarak varlığını sürdürmüş ve her çağda insanlığın ulaştığı en ileri değerleri savunmuş, yaşamış ve yaşatmıştır.
Aynı husus “demokratik ittifak” kavramı açısından da önem taşımaktadır. Aleviler her zaman demokrasiden yana tavır almışlardır ve her dönem demokratik sivil toplum kurumlarıyla hareket etmişlerdir. Günümüzde de bunun birçok örneği görülmektedir. Demokratik ittifakın gerçek anlamı, farklı toplumsal ve inançsal yapıların birbirini dönüştürmesi veya birinin diğerine eklemlenmesi değil; eşit özneler olarak ortak bir siyasal ve toplumsal zeminde buluşabilmeleridir.
Bu nedenle “Alevi Rönesansı” kavramı, Aleviliğin çağın gerisinde kaldığı ve şimdi yeniden “ileri” değerlere taşınması gerektiği biçiminde dile getiriliyorsa, bu kabul edilemez bir açıklamadır. Bilinmelidir ki Alevi düşüncesi ve öğretisi tarih boyunca dayanışma, paylaşma, rıza, eşitlik ve toplumsal sorumluluk gibi değerleri önemsemiş olmasıdır. Bugün de Aleviler bu değerler için mücadele vermektedir. Bu değerleri savundukları için katliamlara uğramış bir topluluğa “Rönesans” önerisinde bulunmaksa amacını aşmaktır.
Kısaca Aleviliğin bir Rönesans'a değil, Alevilerin kendi tarihsel birikiminin ve özgün değerlerinin farkına varması, o değerleri koruması gerekliliğidir. Çünkü eşitlik, rıza, dayanışma ve insan onuru gibi değerler Alevilerin dışarıdan öğreneceği “yeni” değerler değil, tarihsel hafızalarında taşıdıkları temel değerlerdir.
2014 yılında yapılan Demokratik İslam Kongresi'ne mesaj gönderen Öcalan, "Güncel bir İslami tanımlama gereği var ise 'Kültürel İslam' diyebiliriz" dedi.
“Alevi Rönesansı” yaklaşımını daha önceki “Kültürel İslam” tanımlamasıyla birlikte değerlendirilmesi de gerekir. Öcalan tarafından “İslam’ın kültürel ve toplumsal bir çerçeve içerisinde yeniden yorumlanması önerilirken”, bugün Aleviliğin de “Alevi Rönesansı” kavramıyla yeni bir siyasal-toplumsal çerçeveye dahil edilmesi mi gündeme getirilmektedir?
Burada temel mesele, Alevilerin böyle bir demokratik ortaklığın içinde yer alıp almaması değil; bu ortaklığın Aleviliği hangi kavramsal konumda tanımlandığıdır.
Alevilik, herhangi bir demokratik projenin yeniden biçimlendireceği veya başka bir inanç sistemi içerisinde yeniden tanımlayacağı bir unsur değildir.
Alevilik, kendi tarihsel, inançsal, kültürel ve düşünsel özgünlüğüyle yaşayan; değerlerini kendi toplumsal hafızası ve kurumları içerisinde geleceğe taşıyan bir inanç ve yaşam anlayışıdır. Dolaysıyla her türlü çağdaş değerleri taşıyan düşüncelerle, kurumlarla yan yana gelir.
Bu bağlamda “İslam birlikteliği” gibi geniş kapsayıcı tanımlamalar içerisinde Aleviliğin özgün konumunun belirsizleşmesi ve daha karmaşık bir konuma gelmesi söz konusudur.
İslam'ın genel ve kapsayıcı bir yorumu içerisinde tanımlanması, Aleviliğin kendine özgü inançsal ve tarihsel özelliklerinin zamanla ikincil hale gelmesi ve asimilasyon riskinin ortaya çıkması gibi bir sonucu beraberinde getirebilir.
Aleviler, tarihsel süreç boyunca çeşitli siyasal, toplumsal ve kültürel baskılarla karşı karşıya kalmış; bu baskılar zaman zaman doğrudan asimilasyon politikalarına dönüşmüştür. İnancın ve Alevi kimliğinin kamusal alanda görünürlüğünün sınırlandırılması, geleneklerin ve ritüellerin baskı altında tutulması, eğitim ve kültür politikaları yoluyla tek tip kimlik anlayışının güçlendirilmesi, dışarıdan yönelen asimilasyonun başlıca unsurları arasında değerlendirilebilir.
Ancak Aleviler açısından mesele yalnızca dış baskılardan ibaret değildir. Günümüzde Alevi kimliğinin zayıflamasında, toplumun kendi içindeki bazı sorunların ve sorumlulukların da ayrıca ele alınması gerekir. Alevi inancının ve kültürel birikiminin yeni kuşaklara yeterince aktarılmaması, kurumlar arasındaki dağınıklık, gençlerin Alevi düşüncesiyle yeterince buluşturulamaması, sözlü ve yazılı kültürün sistemli biçimde korunamaması gibi sorunlar, dışarıdan gelen asimilasyonun etkisini artırabilmektedir.
İç sorumluluk açısından Aleviler, bugün kendi özgün inanç ve kültürel değerlerini koruma ve gelecek kuşaklara aktarma konusunda ciddi sorunlar yaşamaktadır. Egemen kültüre benzeme ve onun değerlerini benimseme eğilimi giderek güçlenmektedir.
Dolayısıyla bugün Aleviler açısından asimilasyonla mücadele iki yönlü ele alınmalıdır: Bir yandan dışarıdan gelen ayrımcı ve asimilasyoncu uygulamalara karşı demokratik haklar ve eşit yurttaşlık temelinde mücadele edilirken, diğer yandan Alevi toplumunun kendi kültürel, düşünsel ve inançsal birikimini yaşatması ve gelecek kuşaklara aktarması yönünde sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir.
Alevilerin kaygısı, demokratik ortaklığa veya farklı inançlarla birlikte yaşamaya karşı olmak değildir. Asıl mesele, birlikteliğin farklılıkları ortadan kaldıran bir bütünleşmeye dönüşmemesidir.
Gerçek anlamda demokratik bir birliktelik, farklı inançların tek bir üst kimlik içerisinde eritilmesini değil, her birinin kendi özgünlüğünü koruyarak eşit özneler olarak bir arada bulunmasını gerektirir.
Bu nedenle Alevilerin demokratik bir ortaklığın içinde yer alması, Aleviliğin yeniden tanımlanması veya başka bir inanç çerçevesine eklemlenmesi anlamına gelmemelidir.
Demokratik birlikteliğin oluşumu önemlidir; ancak birlik adına özgünlüğün ortadan kaldırılması kabul edilemez.


Yorumlar