ÇAĞDAŞ DÜNYANIN YOLU

Çağdaş insan çağdaş dünyanın değerleriyle konuşur. Aydın olmanın en önemli göstergesi de toplumu çağdaş değerlerle buluşturmaktır.
Zamane ruhu ve çağdaş dünaynın yolu, Laiklik, Demokrasi, Özgürlük gibi evrensel değerlerdir.
Toplumların geleceği, sahip oldukları doğal kaynaklardan ya da ekonomik güçlerinden çok, benimsedikleri değerlerle şekillenir. Tarih boyunca insanlığı ileriye taşıyan temel unsur; akıl, bilim, özgür düşünce ve evrensel insanlık değerleri olmuştur. Bugün de çağdaş dünyanın temel dayanakları bunlardır.
Çağdaş insanun duruşu her zaman demokratik cumhuriyet, laiklik, çağdaş eğitim, sosyal adalet ve evrensel insan haklarıdır. Hakça üretip hakça paylaşacağımız, kadınların ve çocukların ezilmediği, emeğin sömürülmediği, yurttaşların eşit haklara sahip olduğu bir toplumsal düzen özlemidir savunmamız gereken. Bunun dışındaki her türlü gerici, sömürücü, ayrımcı ve insanı insana düşman eden anlayış, çağdaş dünyanın değil geçmişin temsilciliğidir.
Demokratik cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda eşit yurttaşlığın, hukuk devletinin ve halk egemenliğinin güvencesidir. Gerçek demokrasi, insanların kökenlerine, inançlarına, mezheplerine ya da yaşam tarzlarına göre ayrıştırılmadığı; herkesin hukuk önünde eşit kabul edildiği bir düzendir.
Bu anlayışın en önemli teminatlarından biri laikliktir. Laiklik, kimi çevrelerin iddia ettiği gibi dine karşı olmak değil; bütün inançların ve inançsızlıkların özgürce yaşayabilmesinin güvencesidir. Devletin herhangi bir inanca, mezhebe ya da dünya görüşüne ayrıcalık tanımaması demektir. Çünkü devletin görevi belirli bir inancı temsil etmek değil, bütün yurttaşlarına eşit davranmaktır. Laiklik aynı zaman da insanın özgürleşmesidir.
Çağdaş dünyada inanca bağlı bir siyasal oluşumun kabul edilmesi mümkün değildir. Siyaset, yurttaşların ortak yaşamını düzenleyen kamusal bir alandır. İnanç ise bireyin vicdanında ve gönül dünyasında anlam bulan manevi bir değerdir. İnanç, insanın iç dünyasında yaptığı tinsel yolculuktur. O yolculuğu kişi iç dünyasında yapar.
Dolayısıyla bu iki alanın birbirine karıştırılması hem siyaseti hem de inancı yıpratır. Tarih boyunca din adına yürütülen siyasal mücadelelerin toplumları nasıl kutuplaştırdığı, özgürlükleri nasıl daralttığı ve kardeşi kardeşe nasıl düşman ettiği bilinmektedir.
Aynı şekilde insanları etnik kökenleri üzerinden tanımlayan ve siyaseti bunun üzerine inşa eden anlayışlar da çağdaş dünyanın gerisinde kalmıştır. İnsanlık, yüzyıllar boyunca etnik ve mezhepsel çatışmaların ağır bedellerini ödemiştir. Bu nedenle modern demokrasiler, insanların hangi kökenden geldiğine değil, hangi haklara sahip olduğuna bakar. Çağdaş devlet anlayışının temeli de budur.
İnsanları inançsal ya da etnik temelli bir ayrışmaya taşımak, onları evrensel değerlerden uzaklaştırmaktır. Oysa insanlığın büyük birikimi, farklılıkları çatışmanın değil zenginliğin kaynağı olarak görmeyi öğretmiştir. Farklı inançlar, farklı kültürler ve farklı yaşam biçimleri bir toplumun eksikliği değil, zenginliğidir. Sorun, bu farklılıkların siyasal çıkarlar uğruna ayrıştırıcı bir araç hâline getirilmesidir.
Bu yüzyılda bilgi ve bilişim çağını yaşıyoruz. Yapay zekânın, uzay araştırmalarının, biyoteknolojinin, sibernetiğin ve dijital dönüşümün insan yaşamını yeniden şekillendirdiği bir dönemde, insanları hâlâ mezheplere, etnik kökenlere ve dar kimlik kalıplarına sıkıştırmaya çalışmak, geleceği geçmişin anlayışlarıyla kurmaya çalışmaktır.
Bu durum yalnızca toplumsal barışı zedelemez; aynı zamanda insanlığın ortak ilerleyişine de zarar verir. Bilişim çağında insanlığa yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri, insanları ortak geleceğin paydaşları olarak görmek yerine kimlik kamplarına hapsetmektir.
Son günlerde CHP'ye ilişkin "mutlak butlan" tartışmalarının ardından yürütülen siyasal değerlendirmelerin önemli bir bölümünün yine kimlik ve inanç eksenli bir zemine taşınması da düşündürücüdür. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, inançlar veya etnik aidiyetler üzerinden yeni siyasal alanlar oluşturmak değil; demokratik hukuk devletini güçlendirmek, özgürlükleri genişletmek ve toplumsal barışı sağlamaktır.
Bu nedenle inanç veya etnik köken merkezli siyasal oluşumlardan uzak durulmalıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar, insanları ortak yurttaşlık paydasında buluşturmak yerine ayrıştırma riskini taşır. Siyasetin görevi toplumu bölmek değil, ortak hedeflerde birleştirmektir.
Hele ki bugün yaşanılan olaylara baktığımızda özellike Alevi kimliği üzerinden bir siayasal okuma görülmektedir. Böylesi siyasal yapılanmalar, uzun vadede en büyük zararı yine Alevi toplumuna verebilir.
Çünkü Aleviliğin tarihsel birikiminde insan sevgisi, rızalık, eşitlik, özgür düşünce ve hakikat arayışı vardır. Alevilik, insanı merkeze alan bir yaşam ve ahlak öğretisidir. Onu dar bir siyasal kimliğe indirgemek, evrensel yönünü daraltmak anlamına gelir. Aleviler herhangi bir siyasal yapının değil; demokratik cumhuriyetin, laikliğin ve eşit yurttaşlığın güvencesi altında kendilerini özgürce ifade edebilmelidir.
Çağdaş dünya çağdaş değerlerle anılmalıdır. Bu değerlerin başında laiklik gelir. Bunun yanında demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, bilimsel eğitim, kadın-erkek eşitliği, düşünce ve ifade özgürlüğü, sosyal adalet ve eşit yurttaşlık da çağdaş uygarlığın temel sütunlarıdır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; daha fazla kutuplaşma değil dayanışma, daha fazla ayrımcılık değil eşitlik, daha fazla dogma değil bilim, daha fazla nefret değil insan sevgisi, daha fazla adaletsiz gelir dağılımı değil, adil bir gelir dağılımı… için mücadele edilmeldir.
İnsanlığın geleceği; inançlar ve etnik kimlik siyasetlerinde değil, ortak yurttaşlık bilincinde, demokratik cumhuriyette, laiklikte, akılda, bilimde, adalette, gelir dağılımının adil yapılmasında,,, kısacası evrensel insanlık değerlerinde yatmaktadır.
Öenmli olan budur. Çünkü biliyoruz ki özgürlük, eşitlik, adalet ve insan onuru olmadan ne gerçek bir demokrasi kurulabilir ne de kalıcı bir toplumsal barış sağlanabilir.


Yorumlar