top of page

BİLİNÇALTI İNSANI ELE VERİR

Gün geçmiyor ki Aleviler hakkında akla, mantığa ve tarihsel gerçekliğe sığmayan karalamalarla karşılaşılmasın. Üstelik bu söylemlerin kimi zaman kendisini “aydın”, “ilerici”, “cumhuriyetçi” olarak tanımlayan kamuoyunda tanınmış kişilerden gelmesi ayrıca düşündürücüdür.
Gün geçmiyor ki Aleviler hakkında akla, mantığa ve tarihsel gerçekliğe sığmayan karalamalarla karşılaşılmasın. Üstelik bu söylemlerin kimi zaman kendisini “aydın”, “ilerici”, “cumhuriyetçi” olarak tanımlayan kamuoyunda tanınmış kişilerden gelmesi ayrıca düşündürücüdür.

            Çünkü aydın olmak, yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; yaşadığı toplumu tanımak, insanı anlamak ve hakikati önyargıların sisinden ayırabilmektir. Aydın insan kulaktan dolma söylentilerle, tarihsel önyargılarla, geleneksel hurafelerle konuşmaz; araştırır, sorgular, öğrenir.

            Alevilik yüzyıllardır yanlış yargılar, iftiralar ve karalamalarla kuşatılmış bir inanç ve yaşam felsefesidir. Ne acıdır ki modern zamanlarda bile bu tortular bütünüyle silinmiş değildir. Kimi zaman cehaletten, kimi zaman kibirden, kimi zaman da bilinçli ideolojik körlükten beslenen bu dil yeniden üretilmektedir.

               Kızılbaş toplulukları yüzyıllar boyunca yalnız siyasal baskılara değil, sistematik iftiralara da maruz bırakıldı. Burada yazmak istemediğim ahlak dışı isnatlar, sapkınlık suçlamaları, olumsuzluk içeren imalar ve benzeri söylemler tarih boyunca bir inanç topluluğunu meşru hedef haline getirmek için üretildi. Bunlar tarihsel gerçek değil, zulmü meşrulaştıran kara propagandalardı ve egemenlerce ortaya atıldı.

               Alevi-Kızılbaş inancı ve öğretisi insanı merkeze alan; rızalığı, eşitliği, can kavramını, paylaşımı ve hakikati esas alan, “Eline, diline, beline sahip ol” diyen etik değerleriyle köklü bir irfan yoludur. Böyle bir kültürü dedikodu, iftira ve hurafelerle değerlendirmek yalnız Alevilere/Kızılbaşlara değil, bu üsütn değerlere ve düşüncenin kendisine de haksızlıktır. Bu kabul edilemez.

            Oysa aydının görevi önyargı taşımak değil, önyargıyı çözmektir, onu aşabilmektir.  Toplumun yaralarını büyütmek değil, onları anlamaya katkı sunmaktır. İnsanları inançları üzerinden yaftalamak, tarihsel iftiraları yeniden dolaşıma sokmak aydın tavrı değil; olsa olsa düşünsel sorumsuzluktur. Bilinçaltı dışa vurumu ve önyargılardır. Önyargı “aydın” tavrı olamaz.

            Çünkü gerçek “aydın”, dedikoduyla değil bilgiyle konuşur. Geleneksel yanlışları tekrar etmez; onları sorgular. Halkların ve inançların onurunu zedelemez; onları anlamaya çalışır. Çünkü aydınlık, “karanlığı yeniden üretmek değil, ona ışık tutmaktır.”

               Kendilerini “cumhuriyet aydını” olarak sunan kimi isimlerin diline bakınca, aydınlanmacı bir bilinçten çok, tarihsel önyargıların tortusuyla karşılaşıyoruz. Zaman zaman Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerde görülen üstenci dil tartışmaları bir yana; yakın dönemde daha çarpıcı örnekler de ortaya çıkmıştır.

            Bunlardan biri, Murat Belge’nin, William Faulkner’in Döşeğimde Ölürken romanının 1982 tarihli çevirisinde, özgün metindeki “incest” sözcüğünü “Kızılbaşlık” olarak çevirmiş olmasıdır.

            Bir inanç kimliğini ensest gibi sapkınlık çağrışımıyla yan yana getiren bu tercih, sıradan bir çeviri hatası olarak görülemez; tarihsel bir önyargının dile sızması olarak okunmayı hak eder. Çevirinin 2021’de düzeltilmiş olması bu sorunu metinden temizlemiş olabilir; fakat böyle bir tercihin ima ettiği zihinsel arka planı tartışma dışı bırakmaz.

            Benzer biçimde Mine Kırıkkanat tarafından kullanılan “kılıç artığı” gibi ifadeler de yalnızca sert polemik değil, tarihsel travmaları çağıran ayrımcı bir dilin dışavurumudur.

Ortak sorun şudur: Bu söylemler eleştirel aklın değil, ötekileştirici hafızanın izlerini taşır. Oysa aydın, tarihsel iftiraları yeniden üretmez; onları çözümler. “Kızılbaş” gibi yüzyıllarca baskı görmüş bir kimliği aşağılayıcı imalarla anmak, düşünsel cesaret değil, önyargının rafineleşmiş biçimidir.

            Bir sözcük bazen yalnız sözcük değildir; yüzyılların tortusunu taşır. Ve kimi zaman bir çeviri tercihi ya da bir köşe yazısı, bilinçaltında saklı toplumsal kodları ele verir.

Gerçek aydın, bu kodları yeniden üretmez; onları sorgular.

 

 

            Bu dil eleştirel aklın dili değil; ötekileştirmenin dilidir. Çünkü aydın dediğimiz kişi, toplumsal hafızadaki yaraları kanatan değil, onları görünür kılıp onaran kişidir. “Kızılbaş” yüzyıllarca zulüm görmüş bir inanç kimliğidir; onu hakaretin veya sapkınlık imasının nesnesi yapmak yalnızca bir sözcük tercihi değil, tarihsel bir aşağılamayı yeniden üretmektir.

Benzer biçimde “kılıç artığı” sözü de yalnız bir hakaret değil; katliamların, sürgünlerin, travmaların dilini bugüne taşımaktır. Böyle bir söylem özgür düşünce değil, kültürel kibir ve ayrımcı bilinçtir.

            Aydın olmak diploma, ün ya da gazete köşesiyle değil; dilin ahlakıyla ölçülür. Vicdanı olmayan bilgi aydınlık üretmez. İnsan onurunu zedeleyen, inançları aşağılayan, tarihsel acıları küçümseyen söylem “aydın tavrı” değil, olsa olsa cehaletin rafineleşmiş biçimidir.

Gerçek aydın, halkların belleğine hakaret etmez; ona saygı duyar.

 


Yorumlar


bottom of page