FATOŞ PINAR TÜRKER
- sulzam1956
- 2 gün önce
- 3 dakikada okunur

Toplumlar yalnızca ekonomik güçleriyle, teknolojik gelişmişlikleriyle ya da askeri kapasiteleriyle ayakta kalmazlar. Bir toplumu gerçek anlamda ayakta tutan değerlerin başında adalet, merhamet ve vicdan gelir.
Çünkü vicdan, insanın yalnızca kendisi için değil, başkaları için de hissedebilme yeteneği olduğu kadar, duygu, düşünce ve davranışlarını akla, mantığa ve ahlaki değerlere göre değerlendirebilme gücüdür. İç dünyamızdaki sesin, dış dünyanın değerleriyle kurduğu bu ilişki, doğruyu yanlıştan ayırmamızı sağlar. Adalet ise bu içsel ölçünün toplumsal yaşamdaki karşılığıdır; vicdanın bireysel alandan çıkarak hukukta, eşitlikte ve hakkaniyette somutlaşmış hâlidir.
Dün sosyal medyada yayınlanan ve böylece kamuoyunun gündemine gelen İBB davasında yargılanan Medya A.Ş Genel Müdür’ü Fatoş Pınar Türker'in mahkeme salonunda dile getirdiği sözler, yalnızca bir kişinin yaşadığı hukuki süreci değil, aynı zamanda toplumun vicdanıyla ilgili önemli soruları da yeniden gündeme taşımıştır.
Okuyanları ve dinleyenleri derinden etkileyen; yaşananların ayrıntılarını bilenleri gözyaşlarına boğan, yüreğinin en hassas tellerini titreten bu sözler, insana zaman zaman “Bu kadarı da olmaz” dedirtmektedir. Anlatılanlar, yalnızca bir olayın ya da bir kişinin hikâyesi değil; aynı zamanda insanın vicdanını, adalet duygusunu ve insanlığa dair inancını yeniden sorgulatan derin bir içeriğe sahiptir.
Türker'in yaşadığı korkuyu, ailesinden ve çocuklarından ayrı kalmanın yarattığı acıyı anlatırken kullandığı ifadeler, insanların siyasi görüşlerinden bağımsız olarak üzerinde düşünmesi gereken insani bir tablo ortaya koymuştur.
Bir insanın gözaltına alınması, yargılanması veya cezalandırılması hukukun konusudur. Ancak o insanın yaşadığı korku, ailesinin çektiği acı ve toplumun buna verdiği tepki vicdanın konusudur. Hukuk suçu araştırır; vicdan ise insanı görür. İşte bu nedenle adalet ile vicdan birbirinden ayrı düşünülemez. Adaletin simgesi olan terazi, yalnızca hukuki bir sembol değil, aynı zamanda eşitliğin ve hakkaniyetin temsilidir. Terazinin dengede durması, adaletin kişilere, kimliklere, inançlara ya da siyasi görüşlere göre değişmemesi gerektiğini anlatır. Bu nedenle adaletin ölçüsü, herkese eşit uygulanması ve insan onurunu incitecek her türlü davranıştan uzak durulmasıdır. Zira insan onurunun korunmadığı yerde adalet şeklen var olsa bile ruhunu kaybetmiş demektir.
Ne yazık ki günümüzde insanlar çoğu zaman olaylara taraf oldukları siyasi görüşlerin penceresinden bakmaktadır. Kendilerine yakın gördükleri insanların yaşadığı mağduriyetlere duyarlılık gösterirken, farklı düşündükleri insanların acılarına karşı sessiz kalabilmektedirler. Oysa acının partisi, ideolojisi, mezhebi ya da etnik kimliği yoktur. Ağlayan bir annenin gözyaşı, hangi görüşten olursa olsun aynı acıyı taşır.
Tarih boyunca yaşanan büyük toplumsal çatışmaların çoğunda vicdanın sustuğu görülmektedir. İnsanlar birbirlerini etnik kökenleri, inançları veya siyasi kimlikleri üzerinden tanımlamaya başladıklarında ortak insanlık duygusu zayıflamaktadır. Böyle dönemlerde adalet de yara almakta, toplumsal kutuplaşma derinleşmektedir. Oysa bir hukuk devletinin temel görevi, herkes için eşit adaleti sağlamak ve insanların haklarını güvence altına almaktır.
Bugün dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ülkemizde de ekonomik sorunlar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler ve toplumsal kutuplaşma insanların birbirlerine olan güvenini azaltmaktadır. Güvenin azaldığı yerde dayanışma zayıflamakta, dayanışmanın zayıfladığı yerde ise vicdan körelmektedir. İnsanlar artık başkalarının acılarına değil, yalnızca kendi sorunlarına odaklanmaya başlamaktadır.
Oysa Anadolu'nun kadim kültüründe vicdan ve merhamet önemli bir yere sahiptir. Yunus Emre'nin "Yaratılanı severiz Yaradan'dan ötürü" sözü, insanı insan olduğu için değerli gören anlayışın ifadesidir. Yunus’un dediği gibi, "Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san” Hacı Bektaş Veli'nin, "İncinsen de incitme" öğüdü ise vicdanın ve insan sevgisinin özlü bir anlatımıdır. Bu anlayış, farklılıkları düşmanlık nedeni değil, zenginlik olarak görmeyi öğütler.
Fatoş Pınar Türker'in anlattıkları bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: Adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, insanların vicdanlarında da tecelli etmek zorundadır. Bir toplum, kendisi gibi düşünmeyen insanların haklarını da savunabildiği ölçüde demokratik ve özgür olabilir.
Yitirilen vicdanı yeniden kazanmanın yolu, insanı kimliğinden önce insan olarak görebilmekten geçmektedir. Çünkü adaletin olmadığı yerde huzur, vicdanın olmadığı yerde ise gerçek anlamda insanlık var olamaz. Toplumları bir arada tutan şey korku değil, ortak vicdandır.
Vicdanını kaybeden toplumlar güçlerini korusalar bile insanlıklarını koruyamazlar.
Bu nedenle bugün hepimize düşen görev, olaylara yalnızca siyasi ya da ideolojik gözlüklerle değil, insanlık penceresinden de bakabilmektir. Çünkü yarın adalete ve vicdana ihtiyaç duyacak olanın kim olacağını hiçbirimiz bilemeyiz.
Adalet bir gün herkese, vicdan ise her zaman herkese lazımdır.
Yorumlar