İNNSAN TOPLUMSAL BİR VARLIKTIR
- sulzam1956
- 20 Oca
- 4 dakikada okunur

İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır. Toplumun dışında kalan bir insan, zamanla insanlık yetilerini yitirir. Her birey toplumun bir ürünü olduğu gibi, her toplum da tek tek insanların bir araya gelmesiyle oluşan canlı bir bütündür. Bu karşılıklı etkileşim, insanları zorunlu olarak ilişkiler kurmaya yöneltmiş; bu ilişkiler bütünü ise “toplumsal ilişkiler” olarak adlandırılmıştır.
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için beslenme, barınma ve güvenlik gibi temel gereksinimlere; soyunu devam ettirebilmesi için ise cinselliğe ihtiyaç duyması, toplumsal yaşamı kaçınılmaz kılmıştır. Bu zorunluluk, toplum içinde iş bölümünü doğurmuş; farklı üretim alanlarında faaliyet gösteren insanlar, zamanla dayanışma içine girerek birbirlerinin gereksinimlerini karşılamışlardır. Böylece insan, doğaya karşı gücünü bireysel varlığından değil, kolektif dayanışmasından almıştır.
İnsanı insanlaştıran ve toplumları ayakta tutan en temel unsur dayanışmadır. Dayanışma, yalnızca maddi bir paylaşım değil; güven duygusunun, ortak yaşam iradesinin ve toplumsal bilincin ifadesidir. Tarihsel süreçte üretim biçimleri ve üretim ilişkileri değiştikçe, toplumsal örgütlenmeler de değişmiş; bu değişim, sosyo-politik çatışmaları ve savaşları beraberinde getirmiştir. Özellikle merkezi örgütlenmelerin ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte, üretim ve paylaşım kaynaklı çatışmalar daha sistematik ve yıkıcı bir hâl almıştır.
Zamanla toplumsal ilişkiler içinde insanlar yalnızca maddi ürünler değil, aynı zamanda değerler üretmiş; bu değerler insanlığın kültürel birikimini oluşturarak bir “değerler sistemi” meydana getirmiştir. Bu sistem, insanın insanlaşma serüveninin de özüdür.
İnsanı insan yapan; iyiliği, barışı, dostluğu, paylaşımı ve sevgiyi önceleyen etik değerlerdir. Tarih boyunca bu değerleri kişiliğinde taşıyan insanlar “veliler, pirler, mürşitler, bilginler ve kâmil insanlar” insanlığa örnek olmuşlardır. Bu insanların ortak özelliği, insanı tüm toplumsal ve ekonomik değerlerin üstünde görmeleridir.
Bu anlayışa göre toplumsal kavgaların, savaşların ve ekonomik çelişkilerin temelinde doyumsuz “ben” duygusu yatar. “Ben” merkezli yaşam anlayışı; bencilliği, eşitsizliği, yoksulluğu ve şiddeti besler. Oysa insanı yücelten; “ben”i aşarak “biz” bilincine ulaşmasını sağlayan paylaşma, dayanışma ve sevgi gibi değerlerdir.
Yaşamın anlamı yalnızca yemek, içmek ve üremek değildir; bunları diğer biyolojik varlıklar da yapar. İnsanı farklı kılan, yardımlaşma, özgürlük, barış, hoşgörü, alçakgönüllülük, dostluk ve güven gibi yüce değerleri yaşama katabilmesidir.
Günümüzde bireyciliği kutsayan, her şeyi metalaştıran ve “nasıl kazanırsan kazan” anlayışını yücelten kapitalist sistem, insanı toplumsal kimliğinden koparmıştır. Toplumsal üretimden doğan katma değer adaletsiz biçimde paylaşılmakta; zengin daha zengin, yoksul daha yoksul hâle gelmektedir. Bu yapı, insanları yalnızlaştırmakta ve insani değerleri aşındırmaktadır.
İnsan, toplumsal kimliğinden uzaklaştıkça yalnızlaşır; yalnızlaşan insan ise korkuya, güvensizliğe ve saldırganlığa sürüklenir. Yabancılaşma yalnızca topluma değil, insanın kendisine de yönelir. Bu durum psikolojik huzursuzluğu artırır; suç, şiddet ve toplumsal çözülme gibi olguları besler.
Özellikle postmodern bireyci paradigma, insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeğini tersyüz etmeye çalışmıştır. Ancak yaşanan küresel krizler ve “koronalı günler”, bu anlayışın çöktüğünü açıkça göstermiş; dayanışmanın ve kolektif bilincin yaşamsal önemini yeniden görünür kılmıştır.
Dayanışma; birliktelik, yardımlaşma, örgütlülük ve ortak iradedir. Dayanışma, “ben”i aşarak “biz”e ulaşmaktır. Güçlerin birleştirilmesi, imece, iş birliği ve karşılıklı destek dayanışmanın somut biçimleridir. Dayanışma, yalnızlıktan kurtulmanın ve toplumsal bilince ulaşmanın yoludur.
Zor durumda olan bir insana yardım etmek; yalnızca onun maddi koşullarını değil, yaşama tutunma gücünü de artırır. Bu bağlamda “Benim Kâbem insandır” anlayışı, insanı merkeze alan en yalın etik ilkedir.
Toplumsal bilinç gelişmediğinde dayanışma kültürü zayıflar; farklılıklar düşmanlığa, ayrışmalar çatışmaya dönüşür. Oysa dayanışma içinde olmayan insan güçsüz, çaresiz ve geleceğe dair umutsuzdur.
Dayanışma, insanın insanlaşmasının olmazsa olmazıdır. İnsani değerlerin yeniden yaşama geçirilmesi, ancak toplumcu bir yapının inşasıyla mümkündür. Bilim ve teknolojinin insan yararına kullanıldığı, üretimin toplumsal gereksinimleri esas aldığı, adil paylaşımın sağlandığı bir toplumsal yapı oluşturulmadıkça insanlığın yaşadığı acılar artarak devam edecektir.
İnsan, toplumsal kişiliğini geliştirdiği ölçüde insan olduğunun bilincine varır. Zorunlulukları bilinciyle dönüştürebilen, bireysel çıkar yerine toplumsal yararı önceleyen bir anlayış, insanı diğer biyolojik varlıklardan ayıran temel farktır. Bugün yaşanan krizler, bu gerçeği tüm insanlığa bir kez daha hatırlatmaktadır.
20. yüzyılın sonlarında “Yeni Dünya Düzeni” paradigmasıyla birlikte, toplumları ortak insani ve evrensel değerler etrafında bir arada tutan dayanışmacı bağlar sistematik biçimde zayıflatılmıştır. Liberal ideoloji ve neoliberal ekonomik uygulamalar aracılığıyla bireysellik kutsanmış; toplumsal bütünlük yerine rekabetçi, atomize ve yalnızlaştırılmış birey modeli öne çıkarılmıştır. Bu süreçte cemaat, tarikat ve etnik kimlikler siyasal ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırılarak, toplumun ortak paydaları bilinçli biçimde parçalanmıştır.
Dayanışma kültürünün aşındırılmasıyla birlikte ekonomik güç, tröstlerin, tekellerin ve faizci sermaye çevrelerinin elinde yoğunlaşmış; geniş halk kesimleri giderek yoksullaşmış, toplum “biz” bilincinden uzaklaştırılarak “sen–ben” ayrışmasına sürüklenmiştir. Böylece toplumsal eşitsizlikler derinleşmiş, sınıfsal adaletsizlik kalıcı bir yapıya bürünmüştür.
Bugün ülkemizde yaşanan toplumsal gerçeklik, bu tezi açık biçimde doğrulamaktadır. Geniş halk kesimleri giderek yoksullaşmış; özellikle emeklilerin alım gücü ciddi biçimde gerilemiştir. Buna paralel olarak toplumsal bilinç aşınmış, ortak yaşam değerleri zayıflamış; cemaat, tarikat ve etnik bilinç belirgin biçimde artmıştır.
Ekonomik güvencesizlik içinde yaşayan yoksul kesimler, kendi maddi çıkarlarını savunmak yerine, sistem tarafından üretilen ve beslenen ayrıştırıcı dili daha etkin biçimde kullanır hâle gelmiştir.
Böylece gerçek sorunların kaynağı olan ekonomik adaletsizlikler görünmez kılınmış; toplumsal tepkiler, sınıfsal talepler yerine kimlikler ve inançlar üzerinden yönlendirilmiştir.
Bu durum, dayanışma kültürünü daha da zayıflatırken, toplumsal çözülmeyi derinleştirmiştir.
Oysa insan, toplumsal bir varlıktır ve insanlığı ancak “toplumsal bilinç” kurtarabilir. Toplumsal Bilinç’se, insanlığın binlerce yıllardan bu yana ürettiği kültürel hafızada gizlidir. Bu hafıza ortaya çıkarılmalıdır.
Oysa insan, özü gereği toplumsal bir varlıktır ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu krizlerden çıkışı ancak “toplumsal bilinç” ile mümkündür. Toplumsal bilinç ise, insanlığın binlerce yıllık tarihsel deneyimi boyunca ürettiği kültürel, etik ve insani değerlerin birikimi olan kolektif hafızada saklıdır. Bu hafıza; dayanışmayı, paylaşımı, adaleti ve birlikte yaşam iradesini içeren tarihsel bir mirastır. Günümüzde yapılması gereken, bu kültürel hafızayı yeniden görünür kılmak, onu güncel toplumsal pratiklerle buluşturmak ve insanlığın ortak yararı doğrultusunda yeniden üretmektir.
Yorumlar