YUNUS EMRE'DEKİ DERİNLİK
- sulzam1956
- 7 gün önce
- 7 dakikada okunur

Yunus Emre 13. Yüzyılın ortalarında dünyaya gelmiş ve 14. yüzyılın ilk çeyreğine kadar yaşamış olan bir düşünce insanı, bir bilge ve ulu bir ozanıdır.
13. yüzyıl Anadolu’su, siyasal çözülmelerin, toplumsal kırılmaların ve derin bir metafizik ve felsefi arayışın iç içe geçtiği bir tarihsel kesite karşılık gelir.
Zamanın ruhu içerisinde ve bu kültürel arayışta yetişen Yunus Emre, yalnızca bir halk ozanı değil; varlık, birlik ve oluş üzerine düşünen güçlü bir düşünce insanıdır.
Rivayete göre Hacı Bektaş Veli’ye gelen Yunus, ilk olarak himmet ister. Çünkü o aşamada aradığı şey, bildiğini hayata geçirecek güç, yani eylemdir. Himmet; iradedir, yöneliştir, bilginin varlık hâline gelmesidir.
Ancak yola çıktıktan sonra yaptığı bir hatayla, yalnızca himmetin yeterli olmadığını idrak eder. Eylemin, sağlam bir bilgi ve derin bir idrakle desteklenmediğinde eksik kalacağını anlar. Bunun üzerine geri dönerek bu kez hikmet, yani bilme, öğrenme ve hakikati idrak etme talebiyle yeniden Hacı Bektaş Veli’nin kapısına gelir.
Hünkâr, Yunus’un bu fark edişini bir olgunluk işareti olarak görür ve ona şu yolu gösterir: “Hikmeti Taptuk Emre’den alacaksın.”
Bunun üzerine Yunus, Taptuk Emre’nin dergâhına gider ve orada kırk yıl hizmet eder. Bu hizmet, yalnızca bedensel bir emek değil; nefsin terbiye edildiği, bilginin içselleştirildiği uzun bir öğrenme sürecidir. Yunus, bu süre boyunca hikmeti yalnızca öğrenmez; onu sabırla yoğurur.
Bu derin öğrenme süreci sonunda, Yunus’un içinde gizil hâlde bulunan yetenekler açığa çıkar. Daha önce potansiyel hâlde bulunan söz ve irfan, artık bir nehir gibi çağlamaya başlar. Böylece Yunus, yalnızca bilen değil; bildiğini yaşayan, söyleyen ve dönüştüren bir ozan, bir bilge olur.
Yunus’un şiiri, didaktik olmasının yanında daha çok ontolojik bir dil kurar. Onun dizelerinde insan, evren ve Tanrı; ayrışmış kategoriler olarak değil, tek bir varlık alanının farklı görünümleri olarak ele alınır. Tanrı, doğanın dışında değil, özündedir.
Bu makalede Yunus Emre’nin bazı şiirlerinden hareketle, onun bütün–parça ilişkisine, varlığın sürekliliğine ve devir-daim anlayışına nasıl yaklaştığı ele alınacaktır.
Yunus Emre’nin şu dizeleri, onun varlık anlayışını özetleyen temel metaforlardan biridir:
“Gel mevc-i acayip, gör deryâ-yı nihân gizliBir bahr-i nihâyetsiz, katrede olur pünhân” (Turan Alptekin, Bir Ene’l-Hak
Şiiri, Yunus Emre; Âşık Yunuslar ve Yunuslar, Demos yay. 2007, s. 68).
(Şu dalgayı bir gör, ne olağanüstü bir yapı; bu dalgada, neler gizli. Dalgayı anlamak için, deryayı bilmek gerekir/Bu sonsuz, uçsuz-bucaksız deryada, sonsuz katreler (damlalar) bulunmaktadır. Çünkü deryanın tamamı, bu damlalarda gizli.)
Bu dizelerde evren, derya metaforuyla ifade edilirken; tekil varlıklar, katre (damla) ile simgelenmektedir. Yunus’a göre derya, damlalardan oluşur; fakat damla, deryadan bağımsız değildir. Derya olmadan damla, damla olmadan derya düşünülemez. Örneğin; Yağmur bulut aynı özdür. Bulut alandır, yağmur parçacıktır. Her yağmur tanesi bulutun içinde potansiyel olarak vardır. Yağmur tanesi okyanusa düştüğünde artık o bir birey değil, okyanusun içine katılmış bütünsel yapıdır.
Bu yaklaşım, klasik nedensel düşüncenin ötesine geçerek karşılıklı içkinlik fikrini ortaya koyar.
Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Yunus, parçayı bütüne indirgemez; bütünü de parçaların basit toplamı olarak görmez. Parça, bütünde gizlidir; bütün, parçada görünür hâle gelir. Bu anlayış, varlığı statik bir yapı olarak değil, sürekli açığa çıkan bir süreç olarak kavrar.
Yunus’un derya–katre benzetmesi, aynı zamanda Aristoteles’in potansiyel (olabilme olasılığı olan) ile aktüel (potansiyelin yani gizli olarak var olanın açığa çıkması) arasındaki ilişkiye işaret eder.
Deryada gizli olan dalga, koşullar oluştuğunda ortaya çıkar. Bu bağlamda varlık, sonradan yaratılan bir şey değil; zaten mevcut olanın açığa çıkışıdır.
Bu anlayış, doğadaki üretim süreçleriyle de örtüşür. Bir tohumun içinde onlarca başak potansiyel hâlde mevcuttur. Ortaya çıkan şey, bütünden kopuk bir yaratım değil; bütünde saklı olanın görünür hâle gelmesidir. Yunus’un diliyle söylersek, derya kendini katrede göstermektedir.
Alegorik olarak bakıldığında evrenin yapısı da bu bütün–parça ilişkisiyle kavranabilir. Evreni var eden; sonsuz noktalar, damlalar, parçalar, partiküller, atomlar ve atomaltı parçacıklardır. Atomaltı parçacıklar ise Kunatum Alanından oluşmaktadır. Alan burada deryayı, parçacık ise katreyi içerir. Ancak bu unsurların hiçbiri diğerinden bağımsız değildir. Zira evren, görünen tüm varlığıyla, atomaltı parçacıkların birbirleriyle kurdukları bağıntılar ve zincirleme ilişkiler sonucunda meydana gelmiştir.
Bu karşılıklı bağıntılar sonucunda enerji açığa çıkmakta; enerji ise her oluşumu, değişimi ve dönüşümü mümkün kılan temel itici güç olarak ortaya çıkmaktadır. Enerjinin bu dinamik etkisiyle, sayısız nesne, olgu ve olay varlık kazanmakta; evren, bu ilişkiler ağının ve nesnelerin toplamı olarak şekillenmektedir.
Dolayısıyla, her şeyin her şeyle bağlantılı olarak geliştiği, her şeyden başka bir şeyin doğduğu ve bir varlığın başka bir varlıktan taşarak ortaya çıktığı bir düzlemde, varlıkları birbirinden kopuk ve yalıtılmış biçimde ele almak doğru değildir. Yunus bu dizelerde bu gerçeği dile getiriyor ve bugün kuantumla buluşuyor.
Yunus Emre’nin şu dizeleri, onun benlik anlayışını derinleştiren önemli bir örnektir:
Yıldırım olup şakıyan, şakıyup nefsi tokuyan Yer ka’resinde berkiyen, şol ağulu yılan benem(Alptekin, age)
Ozan, kendi varlığıyla, diğer bütün nesneleri bir bütün içinde görmekte,
total bir anlayışla, hiçbir parçanın, bütünden ayrı olmadığını savunmaktadır. Yunus’un bu görüşü, panteist bir anlayışı ortaya koymaktadır. "Her şey benim, ben her şeyim" anlayışı bu dizlerde belirgindir.
Bu dizelerde “ben”, bireysel bir özne değildir. Yunus burada kişisel kimliğinden değil, evrensel varlık bilincinden söz eder. Yıldırım, toprak, yılan gibi doğa unsurlarını “ben” diliyle ifade etmesi, varlığın tek bir özden farklı biçimlerde tezahür ettiğini gösterir. Görünümler farklı olsa da öz aynıdır.
Yunus’un şiirinde ben, nesnelerin karşısında duran bir özne değil; nesnelerle birlikte var olan, onlarla dönüşen bir bilinçtir.
Yunus, bu dizelerinde hulul ve tenasüh anlayışını da ortaya koymakta ve varlığın tek bir özden farklı biçimlerde tezahür ettiğini; yok oluşun değil, dönüşümün esas olduğunu ve bu dönüşümün sürekli bir devir-daim içinde gerçekleştiğini dile getirmektedir.
Yunus’un varlık anlayışı doğrusal bir zaman fikrine dayanmaz. Ona göre varlık, doğar–ölür–biter şeklinde ilerleyen kesintili bir süreç değil; devir-daim içinde sürekli dönüşen bir akıştır. Bu nedenle “yokluk” mutlak bir son değildir. Yok olan, başka bir biçimde var olur.
Bu anlayış, varlığı parçalayarak açıklayan düşüncelere karşı bütüncül bir duruş sergiler. Bir nesneyi diğerinden koparmak, Yunus’a göre bir yanılsamadır. Çünkü her varlık, diğerleriyle ilişkisi içinde anlam kazanır.
Yunus Emre’nin yaratılışı anlattığı şu dizeler, onun kozmik tasavvurunu açıkça ortaya koyar:
“Hak bir gevher yaratdı kendünün kudretindenNazar kıldı gevhere eridi heybetindenYidi kat yir yaratdı ol gevherün nûrındanYidi kat gök yaratdı ol gevherün bugındanYidi deniz yaratdı ol gevher tamlasındanTagları muhkem kıldı ol deniz köpüginden”
Hak bir gevher yaratdı kendünün kudretinden
Bu dizede Yunus, yaratılışı “yoktan var etme” olarak değil, özden taşma olarak kavrar. “Gevher”, henüz ayrışmamış, saf ve bir olan varlık özüdür. Yunus’a göre yaratılan şey, Tanrı’dan kopuk bir nesne değil; O’nun kudretinden doğan bir ilk ilkedir. Burada varlık, baştan itibaren birlik içinde düşünülür. Mutlak anlamda var olmayandan, bir şey ortaya çıkmaz.
Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden
“Nazar”, varlığı harekete geçiren devindirici, etkileyici, kımıldatıcı güç, varlığa yöneliştir. Gevherin “erimesi”, özün çözülmesi ya da yok olması anlamına gelmez. Aksine bu erime, durağan birliğin hareket kazanmasıdır. Öz, nazarla birlikte katı ve kapalı bir hâlde kalmaz; akışkanlaşır ve oluş sürecine girer. Böylece yaratılış, dışsal bir müdahale değil; bakışla başlayan bir açılma ve tezahür olarak kavranır.
Bu bağlamda “nazar”, gözleyenin varlık üzerindeki etkisini de imler. Varlık, gözlenmeden önce gizil bir hâlde bulunurken; nazarla birlikte belirginleşir, yön kazanır ve görünür olur. Böylece Yunus Emre, yaratılışı edilgin bir oluş değil; bakışla (enerji yükleyerek) etkinleşen bir süreç olarak dile getirir.
Yunus’un bu dizesi bu bağlamda okunduğunda, “nazar” süperpozisyondan kopmayı başlatan yöneliş olarak anlam kazanır. Gevher, nazardan önce durağan ve gizil bir bütünlük hâlindedir. Nazarla birlikte bu bütünlük çözülmez; harekete geçer, belirlenir ve oluş sürecine girer.
Kuantum düşüncesinde süperpozisyon, bir varlığın henüz tek bir duruma indirgenmemiş, çoklu imkânlar hâlinde bulunmasıdır. Bu hâl, potansiyelin birlikte varoluşudur. Varlık vardır, fakat henüz belirli bir biçim kazanmamıştır.
“Süperpozisyondan kopma” ise, bu çoklu imkân hâlinin belirli bir görünüme indirgenmesi anlamına gelir. Bu kopuş, varlığın yoktan var edilmesi değil; gizil olanın seçilerek açığa çıkmasıdır. Örneğin; yumurtanın içindeki civciv, henüz dış dünyada görünür olmayan, gizil bir varlık durumundadır. Bu aşamada civciv, açığa çıkmamış imkânlar bütünü olarak düşünülebilir. Kabuğun kırılmasıyla birlikte civciv yoktan var olmaz; aksine, gizil hâlden açık hâle geçer. Bu geçiş, potansiyelin aktüelleşmesidir.
Bu anlamda yumurta içindeki civciv, belirlenmemişlik hâlini; civcivin yumurtadan çıkışı ise bu belirsizlikten koparak görünürlük kazanmayı simgeler. Süperpozisyon kavramı burada, varlığın henüz tek bir biçime indirgenmediği gizil hâli anlatmak için alegorik olarak kullanılmaktadır.
Yidi kat yir yaratdı ol gevherün nûrından
Yer, burada maddî olanı ve yoğunlaşmayı temsil eder. “Nur”, özün berrak ve aydınlık yönüdür. Yunus’a göre madde, karanlık ya da değersiz değildir; nurun (ışığın) yoğunlaşmış hâlidir. Böylece yer ile oluşu var kılan arasında bir kopuş değil, süreklilik kurulur. Işık, enerjinin görünür yanıdır. Ezoterik öğretide evren, yedi boyutlu bir bütün olarak ele alınır; varlık ise ateş, hava, su ve toprak gibi farklı yoğunluklar ile cemadat, nebatat ve hayvanat aşamalarından geçerek bilinç bakımından tekâmül eder.
Yidi kat gök yaratdı ol gevherün bugından
Gök ise daha ince, daha hafif bir varlık düzlemini simgeler. “Buğu” imgesi, nurdan daha seyrek, daha yayılgan bir hâli anlatır. Yer ve gök, aynı özden doğmuş; yalnızca yoğunluk farklarıyla ayrışmıştır. Çokluk, özün bozulması değil; farklı biçimlerde görünmesidir.
Yidi deniz yaratdı ol gevher tamlasından
Deniz, akışı, sürekliliği ve sınırsızlığı temsil eder. “Damla”, özün ilk ayrışma anıdır. Ancak bu ayrışma kopuş değildir; damla, denize dönüşür. Yunus burada, varlığın kendinden taşarak çoğaldığını, fakat özle bağını hiç kaybetmediğini dile getirir. Varlığın, tek bir özden yedi farklı yoğunluk ve bilinç düzeyinde akmasıdır.
Tagları muhkem kıldı ol deniz köpüginden
Dağ, sağlamlık ve süreklilik sembolüdür. Köpük ise geçici ve hafif bir görünümdür. Yunus’un şiirindeki çarpıcılık tam da buradadır: En sağlam olan, en geçici görünen şeyden doğar. Bu, varlığın çelişkiyle değil; dönüşümle işlediğini gösterir. Karşıtların birliği söz konusudur.
Yunus’un bu şiirinde yedi sayısına güçlü bir vurgu vardır.
Ezoterik öğretide yedi sayısı, tamamlanmışlığın simgesidir. Y
Yunus Emre’nin şiirlerinde geçen “yedi” sayısı, niceliksel bir çokluğu değil; varlığın tamamlanmış düzenini ifade eder. Yedi, tekâmülün bütün aşamalarını kapsayan kapalı bir döngüdür. Bu nedenle “yedi kat yer”, “yedi kat gök” ve “yedi deniz”, aynı özün farklı yoğunluk ve bilinç düzeylerinde tezahür etmesini anlatır.
Genel olarak Yunus Emre, bu dizelerinde, evreni tek bir özden doğan çokluk olarak kavrar. Gevher, varlığın birliğini; yer, gök, deniz ve dağ ise bu birliğin farklı düzlemlerdeki görünümlerini temsil eder. Yaratılış, dışsal bir müdahale değil; özün kendi iç hareketiyle tezahür etmesidir.
Yok oluş yoktur; biçim değişimi vardır.Kopuş yoktur; devir-daim vardır.
Yunus’un kozmolojisi, varlığı “ya/ya da” değil; “hem-hem” anlayışıyla kavrar. Bu ontolojik sezgi, kuantum kuramında belirsizlik ilkesi ve süperpozisyon kavramlarıyla ifade edilen, karşıt durumların ölçüm öncesinde birlikte var olabilmesi düşüncesiyle anlamlı bir paralellik taşır.
Bu dizelerde “gevher”, varlığın ilk özü olarak karşımıza çıkar. Yer, gök, deniz ve dağlar; bu özün farklı yoğunluk ve görünümleridir. Oluş, dışarıdan eklenen bir müdahale değil; özün kendi iç hareketiyle çoğalmasıdır. Böylece evren, tek bir kaynaktan taşarak var olur.
Sonuç olarak, Yunus Emre’nin şiiri, sembolik diliyle derin bir ontoloji kurar. Onun derya–katre metaforu, bütün–parça ilişkisini; “ben” söylemi, evrensel özdeşliği; devir-daim anlayışı ise varlığın sürekliliğini ifade eder. Yunus, evreni ayrışmış nesneler toplamı olarak değil, ilişkiler ağı içinde devinen tek bir varlık alanı olarak görür.
Bu nedenle Yunus Emre, yalnızca kendi çağının değil, modern düşüncenin de temel sorunlarına temas eden bir düşünürdür. Şiiri, varlığı anlamaya yönelik sezgisel ama son derece tutarlı bir felsefî derinlik taşımaktadır.
Yorumlar