NEFRET DİLİ KİMİN DİLİDİR

NEFRET DİLİ KİMİN DİLİDİR?
Nefret insanı insani değerlerden uzaklaştıran en yıkıcı davranış ve duygu yansımasıdır. Çünkü nefret, karşısındaki insanı “öteki” ye ve sonra da değersiz bir varlığa dönüştürür.
Bu anlamda kullanılan dil ve iç dünyadan dışa akan davranış ve duygu yansısı çok önemlidir. Nefret dili zararlı bir dildir. Düşmanlaştırır. Öfke patlaması yaratır. Adalet duygusunu ortadan kaldırır.
Şu unutulmamalıdır ki, bir insan, karşısındakine “insani değerleri” yansıttığı ölçüde kendi insanlığını da korumuş olur.
Bu bağlamda son günlerde kamuoyunca tanınan kimi şahsiyetler tarafından arka arkaya Alevilere karşı kullanılan dil, “nefret dilidir”.
Bu dil, yalnızca toplumsal önyargıların bir ürünü değil, aynı zamanda siyasi gelişmelerden etkilenen, siyasal koşullara göre biçim değiştirebilen bir dildir. Kıllanılan nefret dili konjonktürden ayrı düşünülemez.
Şu bir gerçek ki, Türkiye’de siyaset uzun zamandır yalnızca fikirlerin ve politikaların yarıştığı bir alan olmaktan çıkmıştır. Siyasi tartışmalar giderek daha sert, daha dışlayıcı ve zaman zaman toplumun belirli kesimlerini hedef alan bir dile dönüşmüştür.
Bilinmelidir ki toplumsal barış, nefret dilinin yerini sevgi, saygı ve karşılıklı anlayış diline bırakmasıyla güçlenir. Ancak toplumsal barışı yalnızca kullanılan dile indirgemek de yeterli değildir.
Bu bağlamda Yeni Dünya Düzeni (YDD) paradigmasıyla ilişkilendirilen mikro milliyetçilik, inanç ve etnik farklılıkları üzerinden derinleşen ayrışmalar, ekonomik darboğaz, enflasyon ve zorlaşan yaşam koşulları da toplumsal barışı zedeleyen unsurlar arasında değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda ayrıştırıcı olan, kimliklerin ifade edilmesi değil; tam tersine kimlikler üzerinden üstünlük kuran, ötekileştiren ve dışlayan söylemlerdir. Kalıcı toplumsal barış, farklılıkların eşit yurttaşlık temelinde tanındığı, adaletin ve ortak yaşam iradesinin güçlendirildiği bir anlayışla mümkündür.
Doğada da çokluk vardır. Her çokluk kendi içinde kaos üretirken, her kaosun içinden de bir düzen çıkar..
Toplum da küçük bir doğa olduğu için hiç bir toplumda tek tip insan popülasyonundan söz edilemez. Bu anlamda bir toplum içindeki farklılıklar ortak değerlerde birleştiği oranda o toplumda bir düzen oluşur. Dolayısıyla farklılıklar, değişik topluluklar bir toplumda zenginlik oluşturlar. Bir bahçeyi oluşturan değişik bitkiler gibi... Bu koşullarda kaos kosmoza dönüşür. Bu zenginliği fark eden hiçbir insan toplumu kaosa taşıyacak olan ve birlikte yaşamı olanaksız kılacak olan ötekileştirici nefret dilini kullanmaz.
Çümkü nefret dili, insanı, kimliğine indirgediği anda başlar.
Bir insanı, düşünceleri, davranışları ve bireysel sorumluluğu yerine, yalnızca inancı, mezhebi, etnik kimliği, siyasi görüşü veya ait olduğu toplumsal grubu üzerinden değerlendirmek, önyargı ve dışlamanın önünü açar. Bu değerlerin hayata geçmesi ise, demokrasinin yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, bir toplumsal yaşam kültürü olarak benimsenmesiyle mümkündür.
Çünkü demokratik toplumlarda herkesin konuşma hakkı vardır. Herkes eleştirebilir.
Herkes karşı çıkabilir. Fakat ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasında çok önemli bir fark vardır. Bir siyasi düşünceyi eleştirmek başka şeydir. Bir topluluğu sahip olduğu kültürel değerleri üzerinden eleştirmek başka şeydir. Gene bir devlet politikasını eleştirmek başka şeydir. Fakat bir topluluğu yalnızca kimliği nedeniyle aşağılamak, düşmanlaştırmak veya şiddetin hedefi haline getirmek bambaşka bir şeydir.
İşte Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey, bu ayrımı yapabilmektir.
Bu bağlamda, son günlerde tartışılan Altan Tan ve Kemal Öztürk’ün söylemleri de şu soruyu gündeme getiriyor: Bu söylemler, farklılıkları eşit yurttaşlık temelinde buluşturan bir barış dilini mi güçlendiriyor, yoksa kimlikler üzerinden toplumsal ayrışmayı mı derinleştiriyor?
Özellikle bu iki isim Türkiye'nin farklı siyasi tartışmalarında farklı pozisyonlarıyla kamuoyunun karşısına çıkmıştır. Buna DEM Partisi’nin eş genel başkanı Tuncer Bakırhan’ın söylemleri de katılabilir.
Altan Tan, uzun yıllar Kürt meselesi, İslamcılık, siyaset ve toplumsal sorunlar üzerine görüşlerini dile getirmiş olan bir siyasetçidir.
Kemal Öztürk ise kamuoyu araştırmaları ve siyasi değerlendirmeleriyle tanınan bir isimdir.
Her iki ismin siyasi çizgileri ve söylemleri farklı tartışmaların konusu olmuştur. Fakat burada mesele bu iki ismin hangi siyasi görüşe sahip olduğu değildir. Asıl mesele şudur:
Siyasi aktörler, kendilerine yönelen haksız ve dışlayıcı söylemlere karşı çıkarken, aynı ilkeyi kendilerinden farklı topluluklar söz konusu olduğunda da savunabiliyorlar mı?
İşte demokratik olgunluk tam burada başlar.
Türkiye siyasetinin en büyük sorunlarından biri çifte standartlıktır. Örneğin, kendi kimliğimiz hedef alındığında “nefret söylemi”, siyasi liderimiz hedef alındığında “linç kültürü”, inancımız aşağılandığında “ayrımcılık” deriz. Ancak başka bir topluluk benzer saldırılara maruz kaldığında sessiz kalır, kimi zaman aynı dili meşrulaştırırız. İşte en büyük sorun bu bakış açısıdır.
Oysa demokratik tutarlılık, kendimiz için talep ettiğimiz hakları başkaları için de savunmayı gerektirir. Barış dili, kime yöneldiğine bakmaksızın nefrete, aşağılamaya ve ayrımcılığa karşı durabildiğimiz ölçüde inandırıcılık kazanır.
Doğal ki bu çifte standartlık kabul edilemez.
Eğer nefret söylemine karşıysak, kim tarafından kime yöneltildiğine bakmadan karşı çıkmalıyız. Alevilere yönelik nefret söylemine karşı çıkan bir insan, Sünnilere yönelik nefret söylemine de karşı çıkmalıdır.
Kürtlere yönelik ayrımcılığa karşı çıkan biri, Türklere yönelik ırkçı söyleme de karşı çıkmalıdır.
Dindarlara yönelik aşağılamaya karşı çıkan biri, inançsızlara yönelik aşağılamaya da karşı çıkmalıdır.
Evrensel bakış budur.
Çünkü insan haklarının mantığı da budur: Hak, yalnızca bize ait değildir.
Tekrar konumuza geldiğimizde; Aleviler açısından bu konu daha da hassastır. Çünkü Alevilerin tarihsel hafızasında dışlanma, ayrımcılık, zorunlu asimilasyon ve kitlesel şiddetin acı deneyimleri bulunmaktadır.
Aleviler, tarih boyunca dışlanmış, ötekileştirilmiş, asılsız iftiralara maruz bırakılmış ve ağır kıyımlar yaşamış bir topluluktur. Yalnızca Cumhuriyet döneminde Dersim, Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve Gazi’de yaşananlar bile bu toplumsal hafızanın derinliğini göstermektedir. Bu acılar unutulamaz; onları hatırlamak, adalet talebini yaşatmanın ve benzer acıların tekrarlanmasını önlemenin bir parçasıdır. Toplumsal barış, bu hafızayı yok sayarak değil, acıları tanıyarak ve eşit yurttaşlığı güvence altına alarak kurulabilir.
Buradan hareket ederek sayın Tuncer Bakırhan’ın açıklamaları da incitici, yok sayıcı ve düşündürücüdür. Bakırhan, “Alevi Aydınlar Bildirgesi’ni imzalayan bazı imzacılara yönelik olarak “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” söylemi çok kırıcı, küçümseyici bir dildir. Tabii ki bu dil barış dili değildir. Bakırhan, daha sonra yaptığı açıklamada “Kendimi ifade ederken maksadımı tam karşılamayan bir ifade kullandım” diyerek “sokaktan getirmek” ifadesiyle siyasette alan açmayı kastettiğini söylemiş olsa da bu açıklama, ilk sözlerinin taşıdığı üstten bakışı ortadan kaldırmıyor. Çünkü siyasal temsil bir lütuf değil, yurttaşların demokratik hakkıdır. Hiç kimsenin geçmişte bir partide görev almış olması, o partiye yönelik eleştiri ve itiraz hakkını sınırlamaz.
Bu nedenle Aleviler hakkında kullanılan dil sıradan bir siyasi polemik olarak değerlendirilemez. Bir toplumun geçmişinde yaşanmış travmalar varsa, o topluluğa yönelik düşmanlaştırıcı söylemler daha ağır sonuçlar doğurabilir. Burada önemli olan Alevilerin kendilerine yönelik her eleştiriyi “nefret söylemi” olarak kabul etmeleri değildir. Tam tersine:
Alevilik de eleştirilebilir., Alevi kurumları, siyasetçileri, düşünürleri, akademisyenleri, yazarları... da eleştirilebilir. Fakat bunların hiçbirisi Alevilerin tamamını hedef alma hakkı vermez.
Aynı ilke bütün topluluklar için geçerlidir.
Bu bağlamda Kemal Öztürk'ün NTV ekranında Suriye'deki Nusayriler/Arap Alevileri hakkında kullandığı ve kamuoyunda tepki çeken sözler, nefret söylemi tartışmasını yeniden gündeme getirmiştir.
Öztürk'ün kullandığı “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” şeklindeki ifade asla kabul edilemeyecek bir ifadedir. Bu ifade insanlık suçudur. Öztürk’ün, bu söylemi, bir inanç topluluğunun tümünü hedef alan ve kitlesel şiddeti meşrulaştıran bir söylemdir; hiçbir gerekçeyle kabul edilemez. “Diyesiniz geliyor” biçimindeki bir anlatım da sözün taşıdığı şiddeti hafifletmez. İnsanların yaşam hakkını kimlikleri üzerinden tartışmaya açmak, insan onuruna ve birlikte yaşama iradesine ağır bir saldırıdır. Barış dilini savunmak, bu tür söylemlere kimden gelirse gelsin açıkça karşı çıkmayı gerektirir.
İşte burada siyasetçilerden, gazetecilerden, araştırmacılardan ve bütün demokratlardan beklenmesi gereken tavır son derece açıktır: Kim söylemiş olursa olsun, toplu şiddeti meşrulaştıran veya bir topluluğu hedef haline getiren sözlere karşı çıkmak gerekir.
Bu kişi bizim siyasi çizgimizden olabilir. Olmayabilir. Dostumuz olabilir. Düşmanımız olabilir. Hiç fark etmez. Çünkü mesele kişi değil, ilkedir.
Türkiye'de nefret dilinin en büyük sorunlarından biri de “ama o da zamanında böyle söylemişti” anlayışıdır.
Bu anlayış, ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Bir insan dün yanlış bir söz söylemiş olabilir. Ama o insan bugün doğru bir söz söyleyebilir. Ya da tam tersi de doğrudur.
Fakat bizim görevimiz geçmişteki yanlışları bahane ederek bugünkü yanlışı meşrulaştırmak değildir.
Dolayısıyla bir yanlış, başka bir yanlışı haklı çıkarmaz.
Eğer, Alevilere yönelik nefret söylemi varsa karşı çıkacağız. Aynı şekilde Kürtlere yönelik nefret söylemi varsa karşı çıkacağız. Ermenilere yönelik nefret söylemi varsa karşı çıkacağız. Sünnilere yönelik nefret söylemi varsa karşı çıkacağız. Ezidilere, Süryanilere veya herhangi bir başka topluluğa yönelik nefret söylemi varsa, hepsine karşı çıkacağız. Doğru ve evrensel olan budur. Çünkü demokrat olmak bunu gerektirir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla bağırmak, daha çok hakaret etmek, daha fazla kutuplaştırmak değildir. İhtiyacımız olan şey adalettir, eşit yurttaşlıktır, ahlaki ölçülüktür dürüstlüktür, barıştır, sevgidir, paylaşımdır, ortak değerlerde buluşmaktır.
Asıl mesele kişiler değil; toplumun hangi değerler üzerinde yaşayacağıdır.
Bu bağlamda, insanları kimlikleri, toplulukları aidiyetleri ve inançları nedeniyle hedef göstermeye hayır!
Ve hangi siyasi görüşten gelirse gelsin: Nefret diline hayır!
Çünkü bu ülkenin geleceğini birbirimize karşı kurduğumuz nefret değil, birbirimizin insanlığını kabul etme iradesi belirleyecektir.
Sonuç olarak “insan insandır, kimliği ne olursa olsun.”
Ve hiçbir siyasi hesap, hiçbir ideolojik mücadele, hiçbir iktidar hırsı bu gerçeğin üzerinde olamaz veya olmamalıdır.
Hünkar’ın dediği gibi, “Düşmanınızın da insan olduğunu unutmayınız.”….

Yorumlar