top of page

ÖLÜM ÜZERİNE (Sırma Zaman)

                                              

Ölüm; bütünlük oluşturan ve oluşan bu bütünlükle devinim sağlayan bir nesnenin belirli bir aşamada parçalanıp veya dağılıp iş yapamaz, devinemez bir konuma gelmesi ve önceki işlevselliğini yitirmesidir.

Bir nesneye devinim sağlayan enerjinin, yön değiştirmesi ve o nesnede ki potansiyelini, varlığını yitirmesi veya bitirmesidir ölüm. Bir anlamda entropinin etkin olması ve bedeni oluşturan düzenin düzensizliğe dönüşmesidir ölüm.

Doğada var bulunan her şey düzenden düzensizliğe doğru akar. Bu entropi durdurulamaz. Bir nesne dışarıdan enerji aldığı sürece entropisini erteler. Ama kaçınılmaz son bir gün gelir. İşte ölüm dediğimiz gerçeklik biyolojik olarak bir bedenin artık enerji alıp verememesidir.

Buna karşın ölüm, mutlak anlamda yokluk demek değildir. Çünkü her ölüm bir doğumdur. Gerçekten de bir şey yok olurken, o yok olduğunu sandığımız şey aslında yeniden bir başka formda, titreşimde varlaşmaktadır. Özünde her yok oluş yeni bir varoluştur.

Bugün fizik biliminin söylediği gerçeklik şudur ki, enerji asla yok olmaz; madde de yok olmaz ancak biçim ve boyut değiştirir. Atomlar toprağa karışır, ama atom altı parçacıklar başka nesnelere varlık katar.

Bu anlamda varlık ve yokluk ikisi de görecelidir. Var olan her şey yokluktan gelmiştir. O halde yok dediğimiz şeyler de vardır. Yok dediğimiz nesneleri bizim bilinç boyutumuz kavrayamadığı için biz onu yok sayıyoruz. Oysa bizim kavrayamadığımız ve yok saydığımız birçok nesne, başka boyutta var olmaktadırlar. Ölüm dediğimiz şey fiziksel anlamda atomik ve boyutsal değişimden başka bir şey değildir. O halde “ölüm” değişim ve dönüşümdür.

Ölüm biyolojik bir olaydır. Makro evrende ve öznel yapılarda ki değişime “ölüm” diyoruz ama mikro evren için ölüm söz konusu değildir.

Biyoloji ise bizim canlı dediğimiz nesnel gerçeklik olarak var olan, doğan, büyüyen, beslenen, hareket eden, enerji alış-verişinde bulunan, soluk alıp-veren varlıklardır. Bu anlamda bir canlının bu işlevleri yapamaz konuma gelmesi onun ölümüdür. Ama ölen “can” nereye gitmiştir. Bilinç nerededir? Şimdilik bunun kesin bir yanıtı yoktur. Beden çözülünce, sinir sistemi çalışamaz konuma gelince, biyolojik bütünlük dağılınca bilinç de yok olmakta mıdır? Yoksa çevreye ısı ve enerji salarak bütünsel enerjiye mi katılmaktadır?

Bu konuda değişik görüşler vardır. Alevi öğretisine göre bilinç Hakk’la buluşur. Hakk’a yürümek bu anlama gelir. Burada bir birleşme, bir bütünleşme söz konusudur. Bu, bir yağmur tanesinin okyanusa katılması gibidir. Bir bedeni canlı kılan bir enerji, o canlıdan ayrıldığında geldiği kaynakla birleşir. Bir başkasına “can” vermek için o kaynakta bulunur. Nasıl ki su buharlaşıp farklı bir boyuta geçiyorsa ve biçim değiştiriyorsa, öz olarak aynı kalıyorsa, ölüm sonrası enerji de yok olmuyor form değiştiriyor.

Bir anlamda can dediğimiz şey de enerjidir. Çünkü doğada var bulunan her şey enerjidir. Enerji, varlığa, maddeye devinim verir. Peki, beden ölünce “can” nereye uçmaktadır. Eğer can bir enerjiyse o halde enerji de oluşun bir başka halidir. Madde enerjiye, enerji maddeye dönüşüyorsa, demek ki hiçbir şey yitmemektedir. O halde “can” denilen enerji, bir bedende düzen oluşturan enerjinin o bedeni terk edip doğanın var edici bütünsel enerjisine katılmasıdır.

Eğer böyleyse doğada “ölümsüzlük” egemendir.

Ölümsüzlük üç biçimde de egemendir.

A-) Doğasal ölümsüzlük

B-) Türsel (biyolojik) ölümsüzlük

C-) Kültürel ölümsüzlük.

Doğasal ölümsüzlük, doğanın, her an, her zaman ve her koşulda sürekli olarak var olacağını ve sürekli değişim ve dönüşüm içinde bulunacağını öne süren bir görüştür. Buna göre doğa her an kendisini yeniler ve doğada her şey her şeye dönüşür. Diğer bir anlamda atom ve atomaltı parçacıkların asla yok olmaması, doğasal ölümsüzlüktür. Yine doğada her nesnenin, sayısı belli ya da belirsiz elementlerden oluşması ve o elementlerin sürekli olması da doğasal ölümsüzlüktür.

Diyalektiğe göre de doğada mutlak anlamda ölüm yoktur. Sürekli değişim ve dönüşüm vardır. Enerji maddeye, madde enerjiye dönüşür. Bu da doğasal ölümsüzlüktür. Diyalektiğe göre “hareket maddenin varoluş” biçimidir. Doğada hareket etmeyen, dönüşmeyen, değişmeyen hiçbir şey yoktur. Biçimler, görünüşler değiştiğinde aynı zamanda nesneleri oluşturan bütünsellik de değişir. Dönüşüm enerjinin çok farklı biçimler almasıdır. Çünkü enerjinin bürünebileceği, alacağı biçimler çok çeşitlidir. İşte ölümsüzlüğü enerjinin farklı biçimlere dönüşmesi olarak algılamak gerekmektedir.

Evrende her şey enerjidir.

Bu bağlamda enerji (ruh, tin, nefes, dirilik, can) sonsuzca vardır. Çünkü ne doğada ve ne de doğanın bir ürünü olan toplumda değişmemezlik, dönüşmemezlik, hep aynı kalırlık bulunmamaktadır. İnsan bedeninde de bir saniye içinde milyarlarca hücre ölmekte, milyarlarcası yeniden doğmaktadır. Öz olan budur.

Kültürel ölümsüzlük ise, dünyada yaşayan bir insanın, yaşadığı dönem içinde ürettiği eserlerin (şiir, türkü, deyiş, resim, roman, buluş, görüş) ve edindiği tüm değerlerin toplamıdır. Bir anlamda insanın ürettiği tüm değerlerin toplumsallaşması, başka insanlarda veya toplumda etkili olmasıdır. Bir başka anlamda bir insanın, geleceğe bıraktığı (düşünsel, davranışsal, etik vs.) etki ölçüsünde, insanların bilincine taşınması ve eserleriyle toplumun “ortak bilincinde” yer alması ve yaşamasıyla oluşan ölümsüzlüktür.

Alevi öğretisinde ölüm yoktur, “don değiştirme, aslına dönme” vardır. Bu da aslında “ruhun” yani enerjinin farklı bir boyutta bulunması ve değişik konumlara geçişi anlamına gelir. Ölüm, bir son değil, bir hal değişimidir. Bir anlamda ölüm, kozmik bir değişim ve dönüşümden ibarettir.

Hakk’a yürüyen bir insan, “Sessiz doğa” konumuna gelmiş olur. O artık acı çekmez, ses duymaz, görmez, tepki vermez ve konuşamaz. Ama kültürel varlığını başka insanlara katarak gelecekte de kültürel can olarak yaşar veya yaşatılır. Geride kalanlar onu yaşatırlar.

Epikür, “Biz varken ölüm yoktur, ölüm varken de bir yokuz” demiş. Epikür’e göre, insan, farkında oluyorsa, deneyimliyorsa, ölçüyorsa yaşıyor demektir. Çünkü “ölüm” gerçekleştiğinde tüm bunları yapamayacak konuma gelinmektedir. O halde acıdan, kederden, duyumlardan uzaklaşılıyor ve yaşamın getirdiği iyi ve kötü durumlardan habersiz olunuyorsa bu durumda “ölümden korkmaya gerek yoktur” demiştir. Böyle midir? Bunu bilmiyoruz. Ama ölümle birlikte bedensel algılar ve öznel bilinç ortadan kalktığı için, Epikür’ün sözü bir anlamda gerçeklik kazanmaktadır.

Tüm bu açıklamalardan sonra 44 yıl birlikte yaşadığım, aynı yastığa baş koyduğum, iki çocuğumun annesi olan değerli eşitim Sırma’yı 14 Aralık 2025 günü Hakk’a uğurladık.

Sırma, paylaşmayı, dayanışmayı bilen, içinde kötülük bulunmayan, içi- dışı bir olan, herkesi seven ve özellikle değer verdiği insanlara gönül bağı ile bağlı olan, inandığı davaları içtenlikle savunan, çocuklara çok seven, sevecen, hoş görülü, herkesin yardımına koşan, kimseye kin beslemeyen, kıskançlık duymayan, empati gösteren, dürüst, ölçülü, gösterişten uzak, israfı sevmeyen vs. bir insandı. Onun "Anaç" duruşu, en belirgin yanıydı.

Onu tanıyanlar onu çok sevdiler. O, sevgi dolu birisiydi.

Sırma, bu güzel ve sevgi dolu kişiliğiyle sevenlerinin gönlünde ve bilincinde her zaman yaşayacaktır.

Değerli eşimin menzili ışıklı, devri asan olsun.

Onu hiçbir zaman unutmayacağım.

 

Yorumlar


bottom of page